12 Kasım 2018 Pazartesi

damardan bir yorum: bory'den "orphee et eurydice"


sahnenin zeminini bütünüyle kaplayan kapkara bir bez orfeus'un döngüsel hareketleriyle merkezde toplanır, hemen bu sahnenin devamında euridike'nin üzerine siyah paltolar atılır ve sonunda euridike o kara yığının içinde kaybolarak yeraltı (ölüler) diyarına indirilir; yani sahnenin altına alınır. son perdede, euridike'nin orfeus'u kendisine bakmasına zorladığı sahnede ise yine upuzun ve kapkara bir bez iki dansçı tarafından euridike ve orfeus'un bedenleri arasında, üstünde, etrafında gezdirilir, o bez kara bir baht gibi havada süzülür, tehditkarca salınır, bedenlere sarılır, sarmalanır.

nedir kara olan, karanlık olan; baht, sevda, gölge, ölüm, ölümün diyarı, evham, talih. hepsi. orfeus ile euridike'nin hikayesi bu karaların hepsini ihtiva eder. hayranı olduğum yeni sirk sanatçısı aurélien bory'nin geçtiğimiz ekim ayında paris opera comique'de sahnelediği "orphee et eurydice"de bu karaların hepsini gördüm. görmekle kalmadım, karanlığı ve zaman zaman da zifiri deneyimledim.

aurélien bory bana göre yeni sirk sanatının* en yaratıcı sanatçılarından biri. onun bir işiyle ilk, 2008'de düsseldorf'da pina bausch'un festivalinde tanışmıştım: "plus ou moins l'infini". bory'nin bu yapıtında sahne üzerinde gerçekleştirdiklerine duyduğum şaşkınlığın ve hayranlığın haddi hesabı yoktu; onu önceden tanımadığım ve hiç böyle bir şey seyretmeyi beklemediğim için de olsa gerek, iyice çarpılmış olmalıyım. sonra farklı zamanlarda bory'nin "plan b"sini ve "azimut"unu da seyretme imkanım oldu. bunlar da, bory'den seyrettiğim ilk işin bende bıraktığı etkinin altına inmeyen nitelikte işlerdi.

paris opera comique'in 2018 programı kapsamında bory'nin gluck'un "orphee et eurydice"sini sahneleyeceğini öğrendiğim 2017 eylül'ünde kararımı vermiştim; bu yapımı kaçırmayacak, ne yapıp edip seyredecektim. ve 14 ekim 2018 pazar günü seyrettim.
bory, ilahım pina bausch'unkinin bana göre bir başyapıt olmasının yanısıra, en az on ayrı yönetmenden versiyonlarını canlı veya kayıttan seyrettiğim bu operanın yorumunda da beni hayal kırıklığına uğratmadı. hatta, şöyle söyleyebilirim: bausch ve romeo castellucci yorumlarından sonra en çok etkilendiğim üçüncü "orphee et eurydice" yorumu oldu bory'ninki.

hikaye malum; orfeus ile euridike'nin evlendiği dün euridike'yi yılan sokar ve ölür. orfeus o kadar üzülür ki tanrılar haberci olarak amor'u yollar ve orfeus'a bir şans verdiklerini bildirirler: yeraltına inip euridike'yi alabilecektir, ancak yeryüzüne çıkıncaya kadar onun yüzüne bakmaması gerekmektedir. dönüş yolunda sevdiğinin onun yüzüne bakmıyor olmasına euridike o kadar içerler ve öyle yürek yakıcı laflar eder ki, orfeus sonunda dayanamayıp döner ve ona bakar. böylece euridike, bir daha geri dönülemeyecek şekil ölüler diyarına hapsolur.**

bory'nin yorumunda yapıtın özünü hissettim, deneyimledim; sevdayı, bahtı, ölümü ve yası temsil eden karanlığı ve zifiri.
boş bir sahne. neredeyse sahnenin boyutlarında devasa yarı şeffaf bir çerçeve. zeminle 45 derecelik açı yapan bu çerçeve yaşayanların dünyasını ölüler dünyasından ayırıyor. gösterinin başında biz seyircilerin ve orfeus'un olduğu ön taraf yaşayanların diyarı. ne zaman orfeus ölüler diyarına yolculuğuna başlıyor; çerçeve havalanıyor, dönüyor, diğer yönde 45 derecelik açı yaparak tekrar zeminle buluştuğunda artık bizlerin olduğu taraf ölüler diyarıdır; böylece oturduğumuz yerde bir anda diyar değiştiririz.
işte tam, orfeus'un yeraltına inmeye başladığı bölümde; oditoryumun tamamı, orkestranın nota sehpalarının ışıkları dahil olmak üzere içinde bulunduğumuz mekanın bütünü zifiri karanlığa bürünür. tüyler ürpertici bir deneyim; kapkaranlıktayız; sadece orfeus değil, orfeus'la birlikte hepimiz yeraltına ineriz euridike'yi geri almak için.
opera comique'in barok mekanının bütün kıvrımlarının arasına sızan karanlıkta, sadece flüt solosunu icra eden müzisyenin aydınlatılmasıyla çalınan üçüncü perdenin başındaki üvertürde; duygu yoğunluğundan gözlerimdeki yaşı tutamıyor, hüngür hüngür ağlıyorum.

sonradan, hakkında okuyunca öğreniyorum, zemine 45 derece açıyla yerleştirilen yarı şeffaf yüzeyin üzerine figürlerin yansıtılma fikri 19. yüzyılda kullanılmaya başlanan pepper ghost isimli bir ilüzyon tekniğiymiş. bory bu tekniği ödünç almış.
bory 19. yüzyıldan sadece pepper ghost tekniğini değil, bir de corot'nun ünlü 1861 tarihli "orfeus eurydike'yi yeraltından çıkarırken" tablosunu ödünç almış, bu tabloyu bütün bölümlerde bir arkaplan, adeta bir leitmotif olarak mizansene dahil etmiş.
hiç bir yerde yazmıyor ama bory'nin 19. yüzyıl esinlenmelerinin sebebi, bu yapımda gluck'un 1762 tarihli operasının 1859 tarihli berlioz orkestrasyonunun*** kullanılması olsa gerek. bory 19. yüzyıl sanat ve tekniklerinden ilham alarak; mekanı ve bedeni kullanan bir çok basit ama ilginç ve yaratıcı koreografik ve akrobatik fikirle adeta bezediği, zenginleştirdiği mizanseniyle bana göre çok sağlam bir 21. yüzyıl "orphee et eurydice" yorumuna imza atmış.

opéra comique'in bu yapımının tek şahane tarafı bory'nin mizanseni değil. gencecik bir şef raphaël pichon ve orkestrası ensemble pygmalion enfes bir yorum ortaya koyuyorlar; berlioz'un orkestrasyonunun bütün bakır üflemelileri ve özellikle yeraltına iniş sahnesindeki efekt yaratan vurmalı çalgılar çok etkili. ayrıca, şancıların üçü de çok başarılı; orfeus'ta marianne crebassa, euridike'de hélène guilmette ve kısacık da olsa amor'da benzersiz lea desandre. umarım bu yapımın albüm kaydı yapılır; saklanacak, dönüp dönüp dinlenecek güzellikte.

eğer bu yazıyı buraya kadar okuduysanız ve biraz merak ettiyseniz, şimdi size tavsiyem; içinde bulunduğunuz mekanın ışıklarını söndürün, şuraya tıklayın ve 100 dakika boyunca bu şahane yapımın keyfini çıkarın. iyi seyirler..


----------------------


* tiyatro kuramcısı marvin carlson “performans: eleştirel bir giriş” adlı kitabında “yeni sirk”i 1980’lerde performans ediminin modern ironik ve düşünümsel bilinçle belirlendiği bir gelenekten doğup, bilinçli ve sıkı bir şekilde sirk (jonglörler, akrobatlar) ve soytarılık gelenekleriyle ilişkilenen bir gösteri sanatları türü olarak tarif eder. bu türün en ünlü temsilcisi, cirque du soleil’in kurucusu guy caron’un, esinini sadece geleneksel tiyatro ve sirkten değil, rüyaya benzer, soyut, gerçeküstü imgelerden, büyüleyici ama tanımsız sürekliliğiyle mtv videolarının modern dünyasından aldığı gösterileri; bir tema etrafında üst üste binen bütün performansların katkıda bulunduğu, gevşek, büyük ancak doğrusal olmayan bir hikaye çizgisine sahiptir.

** orfeus ile euridike'nin hikayesi sanat tarihinde en çok rağbet gören anlatılardan biridir; hakkında şiirler yazılmış, sayısız tablo yapılmış, müzikler, operalar bestelenmiştir. (blogumda "orfeus" veya "orpheus ve euridike" olarak aratırsanız bunlar hakkında oldukça geniş bir seçkiyi görebilirsiniz)

*** gluck'un "orphee et eurydice" operasının, her operaya kısmet olmayacak şekilde ve opera tarihinde ilginç bir istisna olarak üç ayrı versiyonu, başrol partisi orfeus için ise dört ayrı sese göre düzenlenmiş versiyonu vardır. gluck almandır ancak bu operanın almanca versiyonu dünyada en az icra edilen, hatta kaydı bile en zor bulunanıdır. pina bausch efsanevi 1975 tarihli "orpheus und eurydice" dans operası yapımında almanca versiyonu kullanır. halen paris ulusal operası'nın repertuvarında bulunan, sezon aşırı sahnelenen ve enfes bir dvd kaydı bulunan bu yapım bausch'un öngördüğü şekliyle almanca yorumlanır.
gluck operanın prömiyerini 1762'de "orfeo ed euridice" adıyla viyana'da yapar; bu ilk versiyonun dili italyancadır ve gluck orfeus rolü için castrat sesi uygun görür. 1774'de paris prömiyeri için gluck hem eserin dilini fransızcaya çevririr hem de orfeus rolünü castrat yerine tenor sesine göre düzenler. 1859'da berlioz ise operanın hem yeni bir orkestrasyonunu yapar hem de orfeus'un partisini o dönemde paris sahnelerini kasıp kavuran mezzo-soprano pauline viardot'nun sesine göre yeniden ayarlar.
"orphee et eurydice" ile ilgili daha detaylı bilgi için ünlü şef john eliot gardiner'in makalesini okuyabilirsiniz.

10 Kasım 2018 Cumartesi

bir absürdlük harikası: "anons"


"anons" bir kara film gibi başlıyor; bir tek siyah-beyaz değil. filme konusunu okumadan gittiğim için, hele de ilk on dakikasındaki gelişmelerden sonra, tekinsiz ve sıkı bir dedektiflik/suç öyküsü seyredeceğimi zannederek keyifleniyorum.

film 15. dakikadan sonra esas hikayesini/derdini açık ediyor. doğrusu o hikaye de çok keyif veriyor bana; gülmekten ölüyorum. evet, adeta coen kardeşler ile kaurismaki filmlerinden çıkmış ve istanbul'da buluşmuş garip ama aynı zamanda da her an karşımıza çıkabilecek doğallıkta karakterler ve absürd olduğu kadar olağan da olabilecek durumlar var karşımda. çapsız ve beceriksiz protagonistlerin amaçlarına odaklanmış kararlı halleri, içine düştükleri veya bulundukları durumların absürdlüğünü yaratıyor.

müthiş bir türkiye fotoğrafı çekilmiş "anons"ta; film 1960'larda geçse de türkiye'nin bugününü de ortaya seriyor, çünkü türkiye toplumunun çeşitli katmalarından insanları konu ediyor. ilk 15 dakikasından sonraki her bir sekans (olayı, durumu, replikleri, oyunculukları, prodüksiyon kalemleri ve kadrajıyla) unutulacak gibi değil. hastane sekansı mı dersiniz, kayıt stüdyosu sekansı mı, radyoevi'ndeki sahne mi, yaşlı adamın evindeki mi, yoksa fırıncı kamyoneti içinde geçen bütün kısımlar mı; herbiri birbirinden şahane!

bence filmin bütün kalemleri çok çok iyi; oyunculuklar, senaryo, dönem filmi çekmenin neredeyse imkansız olduğu bir ülkede/şehirde üstesinden gelinen sanat yönetimi, ışık ve görüntü yönetimleri. bütün bunları çok ustaca yöneten ve ercan kesal'la senaryoyu yazmış olan mahmut fazıl coşkun birinci sınıf bir iş çıkarmış. venedik'ten aldığı jüri özel ödülününün çok daha iyilerini hak ediyor bence.

 "anons" bir kaç haftadır vizyonda. ben çok geç seyrettim, siz bitmeden yakalayın sinemalarda.

4 Kasım 2018 Pazar

istanbul kukla festivali'nin ispanyol konuğu



fotoğraflar: mehmet kerem özel, 03.11.2018, aksanat istanbul

21. istanbul kukla festivali ispanya'dan sıradışı ve aykırı bir gösteriyle sonlandı. arkamda oturan ve her set değişimi arasında gösteriyi yeren, anlamsız bulan, bitmesi için kaç bölüm kaldığını sayan baba oğul gösteri bittiğinde çılgınca alkışlıyorlardı. çünkü david zuazola seyretmesi biraz zor, biraz sevimsiz ve kesinlikle aykırı karakterlerini ve onların hikayelerini oyunun sonunda o kadar güzel bir şekilde bağladı ki, o baba oğul bile zuazola'ya şapka çıkardılar.

ispanya'da yaşayan şilili kuklacı zuazola "el fuego del tiempo" (zamanın oyunu) adlı bu gösterisini yedi bölümden oluşturmuş, her bölüm yedi dakika sürüyor ve her bölümün yönetmeni farklı. sahnede kuklacı olaraksa sadece kendisi var. "korkuluk", "ölüm" "ucube", "kurt/solucan", "vampir", "yaratık" ve "kuklacı" isimli bölümlerin başlıklarını ise onun belirlediğini, gösterinin son bölümü "kuklacı"da öğreniyoruz; her bir ismin ona okul arkadaşları tarafından takıldığını, her bölümün okuldaki bir yıla denk geldiğini. böylece bölüm aralarında duyduğumuz tenefüsteki çocuk sesleri ve bölüm başlangıçlarındaki zil sesi anlamlanıyor.


zuazola bunları anlatırken bir yandan da diğer bölümlerin sonlarında sahnenin önüne dizdiği kuklaları bohçasına atıyor, sonra kukla sahnesine geri dönüp, masanın üzerine aynı sahnenin birebirini, ama minyatürünü yerleştiriyor; kendisinin minyatür kuklası, masanın üzerine koyduğu bohçasının minyatür versiyonuyla birlikte.
o zaman gerçekten de kendi kişisel hikayesini anlattığını, okuldaki arkadaş alay ve sataşmalarının onu şu andaki insana dönüştürdüğünü, son yılında okula kukla ile geldiği için "kuklacı" lakabı takılanın aslında o olduğunu anlıyoruz. diğer bölümlerin bütün nahoşlukları anlam kazanıyor.

orta öğretimdeki okul yıllarını özlemle anmayan ben bile, zuazola'ya acıdım ve o dönemdeki durumuma şükrettim; beterin beteri varmış demek ki. ve beterlikten enfes sanatçılar yeşerebiliyor, enfes sanat eserleri çıkabiliyormuş.

aksanat tıklım tıklım doluydu. çok mutlu oldum. ancak gösterideki kuklalar ve objeler o kadar küçüktü ki, 6. sırada oturmama rağmen ben bile detaylara hakim değildim, benden geridekileri düşünemiyorum bile.
david zuazola hakkında internette araştırma yaparken youtube'da gösterinin tamamına denk geldim. buraya tıklayabilirsiniz. ben de tıklayıp, bütün detaylara vakıf olarak tekrar seyredeceğim.

3 Kasım 2018 Cumartesi

blog'umun bugün bu saatte 10. yılını doldurması dolayısıyla ilk post'umu tekrar paylaşıyorum:

birbirinin aynısı/aynası iki adamın yolculuğu


üç bir tarafı yüksek beyaz yüzeyler ile çevrili, yalıtılmış soyut bir mekan. arka yüzey yanlarla birleşmiyor; iki taraftaki aralıklardan birer adam çıkıp, hızlıca seyircilere doğru yürüyorlar, sahnenin ucuna bağdaş kurarak oturup bir hikaye anlatmaya başlıyorlar; aynı kelimeler ikisinin ağzından eşzamanlı çıkıyor… iki adam tek bir hikaye anlatıyorlar; aynı vurgularla, aynı mimiklerle, aynı jestlerle… sahnede onlar dışında iki de beyaz manken var; adamların replikaları. bir de, zaman zaman beyaz yüzeylere yansıyan gölgeleri; çoğalan, birbirlerinin içine giren, üst üste binen… zamanla, anlatılan hikayedeki karakterler anonimleşiyorlar; aynı mankenler gibi. bu anonimleşme anlatılanı daha güçlü kılıyor; daha evrensel, daha gündelik, daha öze dair… peki, bu adamlar ne anlatıyorlar, dertleri ne?

adamlardan biri fas asıllı belçikalı sidi larbi cherkaoui, diğeri bangladeş asıllı ingiliz akram khan. ikisi de melez; iki ayrı kültürün, iki ayrı dünyanın etkileşiminden oluşmuşlar; batı ile doğu’nun, islam ile hıristiyanlık’ın. ikisi de çağdaş dans dünyasının son yıllarda en sözü edilen sanatçılarından.
akram khan, 1988 yılında 14 yaşındayken peter brook’un “mahabharata”sında rol aldı, ravi shankar ile çalıştı ve 2002 yılında hint klasik dansı kathak ile çağdaş dansı harmanladığı “kaash” ile ilk önemli çıkışını yaptı. son çalışmaları arasında 2006 yılında ünlü fransız başbalerin slyvia guillem ile gerçekleştirdiği ve halen sahnelenen “sacred monsters”, 2007 yılında tayvanlı cloud gate dans topluluğu için hazırladığı “lost shadows” sayılabilir. akram khan halen 2008’in sonbaharı’nda londra’daki national theatre’da sahnelenecek olan ve juliette binoche’un dans edeceği bir dans-tiyatro gösterisinin hazırlıklarını sürdürmekte.
sidi larbi cherkaoui ise 15 yıl önce belçika televizyonunda michael jackson taklitleri yaparak başladığı dans kariyerine 1997 yılından itibaren alain platel’in topluluğu les ballets c. de la b.’de devam etti. “rien de rien” ile tanındı ve sonraki yıllarda yapımcıları arasında tanztheater wuppertal pina bausch’un da bulunduğu “tempus fugit”, “foi”, monte carlo balesi için “ın memoriam” ve sacha waltz dansçılarıyla ortak olarak “d’avant” adlı gösterileri hazırladı. sidi larbi cherkaoui 2007-2008 sezonunda belçikalı grup toneelhuis ile “myth”, hildegard von bingen’in hayatı ve müziklerinden esinlenerek sahneye koyduğu “origine” ve brüksel’in prestijli opera kurumu la monnaie munt’un siparişi olarak hazırladığı “apocrifu” adlı gösteriler ile turnede olacak.
iki koreografın geçmişlerindeki ortak noktalara değinmekte fayda var; ikisi de burs alarak kısa bir dönem anne teresa de keersmaaker’in okulu p.a.r.t.s.’da bulunmuşlar ve iki yılda bir dağıtılan nijinski ödüllerinde 2002’de akram khan, 2004’de sidi larbi cherkaoui “en iyi yeni koreograf” ödülünü almış.
ikilinin 2005 yılında ortaklaşa hazırladıkları ve 2 yıldır dünyanın belli başlı sahnelerinde sundukları, hatta gelen istek üzerine bazı şehirlerde ikinci kere oynadıkları gösterinin adı “zero degrees”.

“zero degrees”, sekiz yıl önce akram khan’ın başından geçen bir hikayenin oluşturduğu omurga üzerinden ilerliyor; önce hikayeye konu olan olaylar anlatılıyor, ardından bu olaylardan yola çıkan duygular ve durumlar dans diliyle vücut buluyor.
hikaye edilen, günümüz duygu ve iletişim yoksunu dünyasında rahatlıkla herkesin başından geçebilecek bir olay. belki aşırı ilginç değil, hatta her gün iç savaşlarda ve intihar saldırılarında ölenlerin sayısının televizyonlardan maç skoru gibi verildiği bir dünyada çoğu insana sıradan bile gelebilir.
iki kuzen bangladeş’ten kalküta’ya gitmektedirler. önce, bangladeş-hindistan sınırındaki kontrolde yerli halk rahatlıkla diğer tarafa geçerken, iki kuzen ingiliz pasaportları yüzünden polise takılır ve uzun süre bekletilirler. yolcukluklarının trenle gerçekleşen devamında ise kompartımanın diğer ucunda oturan bir adam dikkatlerini çeker; adam uzakta olduğu için tam fark edemiyorlar ancak emin de olamıyorlardır; adam belli belirsiz hareket ediyor mudur yoksa etmiyor mudur? bir zaman sonra adamın öldüğü anlaşılır, eşi bağırarak yardım ister. kuzenlerden biri diğerini, ölüye dokunursa sorumlu tutulabileceği gerekçesiyle engeller. yardım edememenin verdiği vicdan azabıyla kalküta’ya varırlar; onları otel odalarında özledikleri hayat standartları beklemektedir: havalandırma, duş alma imkanı, mtv kanalı…

akram khan ile sidi larbi’nin, girift bir olay örgüsü barındırmayan bu basit hikayeden yola çıkarak sahnede kurdukları koreografi bütün övgü sıfatlarını hakediyor: nefeskesici, büyüleyici, etkileyici!
iki koreograf-dansçı 75 dakikalık bir sürede neredeyse insan coğrafyasının bütün duygularını anlatıyorlar; yapıt, insanlık ile bir hesaplaşma adeta! sahnede bir tek aşk yok insana dair, onun dışında neredeyse bütün duygular ve durumlar bir bir ifade buluyor. yapıt doğumla başlıyor… ardından iktidar, acı, çaresizlik, intikam, baskı, kimlik, aidiyet, şiddet, sevgisizlik, şefkat ihtiyacı, umursamazlık ve incitme kesintisiz bir akıcılıkla birbirine bağlanan sahnelerde birer birer göz önüne seriliyor… ve yapıt ölümle bitiyor.
akram khan ile sidi larbi bütün bu insanlık hallerini, özellikle “yaşıyor olma hali” ile “ölmüş olma hali” arasındaki ikilik kavramı üzerine oturtuyorlar; aradıkları referans noktası, akram khan’ın program broşüründe belirttiği gibi, sıfır derecesi; her şeyin başladığı… ve bittiği! “zero degrees” bir anlamda doğum ile ölüm arasındaki o sınır çizgisinde gerçekleşiyor; aynı, hikayede sözü edilen kahramanların yolculuk ettikleri, aşmaya çalıştıkları fiziki ve duygusal sınır çizgileri gibi… aynı, yaşıyor olma ile ölmüş olma halleri arasındaki belli belirsiz sınır gibi!
ikilik ve sınır kavramlarının etrafında gelişen insanlık durumları iki kişi arasındaki ilişkide somutlaşıyor; bazen karşıtlıktan, bazen etki-tepkiden, bazen de tamamlanmışlıktan besleniyor. diğeri tarafından kontrol edilen, yönlendirilen, hükmedilen biri. diğerinin hareketleri ile tamamlanan, diğeri ile olan ilişkisi sayesinde onunla bütünlenen biri. bazen de kişinin kendi içindeki, ona hükmeden, karşı çıkan, onu yönlendiren “diğeri” ile ortaya çıkan ikilik. ya da, kişinin içindeki ruhun hükmettiği bedeniyle ulaşılan tamlık, birlik. birbirinin aynısı, aynası iki ruhun yolculuğu bu.

akram khan ile sidi larbi’ye yolculuklarında üç sanatçı eşlik ediyor; besteci nitin sawhney, heykeltraş antony gormley ve ışık tasarımcısı mikki kunttu.
daha önce iki kere akram khan ile çalışmış olan hint asıllı ingiliz besteci nitin sawhney’in müziği hint ezgilerinden, ilahilerden, kalp atışlarından ve gittikçe hızlanan ritimlerden besleniyor. viyolonsel, keman, vurmalılar ve vokalden oluşan dört kişilik müzisyen grubu sahnenin arka duvarının gerisinde canlı olarak sunuyor müziği. zaman zaman, ön sahne loşlaştığında arka sahneye verilen ışık ile onlar da görünür oluyorlar beyaz yüzeyin arkasından.
sahnede hareket eden iki adama zaman geliyor, dansçıların replikaları olarak turner ödülü sahibi ingiliz heykeltraş antony gormley tarafından hazırlanmış cansız mankenler eşlik ediyor; onlar da hikayenin, anlatılanın bir parçası haline geliyor, neredeyse kendi başlarına hareket ediyorlar. bu sayede yaşıyor olmak ile ölmüş olmak arasındaki sınır çizgisi bir kez daha vurgulanmış oluyor.
zaman zaman da, sahnede durmadan yer değiştirerek dönen iki adam, mikki kunttu tarafından ustaca hazırlanmış ışık tasarımı sayesinde, etraflarını saran beyaz yüzeylere yansıyan sayısız gölgelerle birlikte bir kalabalığa dönüşüyorlar; bazen büyük küçük sayısız gölgelerle çoğalan, bazen de bütün gölgelerin birleştiği, üstüste bindiği bir anda, tek bir gölgeye indirgenen bir kalabalık bu! ışık tasarımı, iki adamın, kendileri sahnede birbirlerinden çok uzak mesafede dururlarken, gölgeleri sayesinde birbirlerine dokunmalarını da sağlıyor; günlük hayatta birbirine ulaşamayan bedenlerin, ruhları yoluyla iletişime geçme çabası sanki…

“zero degrees”, ilk defa 2005 yılında londra’da sadler’s wells tiyatrosu’nda sahnelendi, aynı yıl oliver (en iyi yeni dans), time out ve critic’s circle (en iyi çağdaş koreografi) ödüllerine aday gösterildi ve en son 2007 yılının ağustos ayında sidney’de dağıtılan helpmann ödülleri’nde “en iyi bale/dans yapıtı koreografisi” ve “en iyi erkek dansçı” (akram khan) dallarında ödül kazandı.
“zero degrees”in 2005 yılından beri süren dünya yolculuğu hız kesmeden devam etmekte; geçtiğimiz yaz gerçekleşen iskandinavya, arjantin, tayvan ve ispanya turnelerinin ardından ekim ayında berlin’in avant-garde sahnesi hebbel tiyatrosu’na iki yıl aradan sonra tekrar uğrayıp tıklım tıklım dolu salonda çoşkulu bir seyirci kitlesini üç gece üstüste büyüleyen ekip aralık ayında da roma ve brugges’de sahne aldı.

2 Kasım 2018 Cuma

istanbul kukla festivali'nin iranlı konuğu


başına çorap geçirmiş bir hırsız yavaş yavaş seyircilerin arasından sahneye doğru ilerler, bir yandan da etraftaki kitapları bohçasına atmaktadır. sahneye çıktığında devasa bir kitapla karşılaşır. merakla sayfalarını çevirmeye başlayınca, onunla birlikte biz de insanlığın makus talihine tanıklık ederiz; bilim ve sanatla dünyayı güzelleştiren insanlığın bir vakit sonra nasıl diktatörler yetiştirdiğine ve onların dünyayı nasıl yakıp yıktıklarına..

ebrahim shakeri, teknik olarak obje tiyatrosu olarak adlandırılabilecek "history of circulation" (sirkülasyonun tarihi) adlı gösterisinde pop-up kitap mantığını; aslında sadece mantık olarak değil, sahnede birebir devasa bir pop-up kitabı kullanıyor.
shakeri tek başına kitabın sayfalarında öne arkaya gidip gelerek, hikayenin akışına göre daha önce açılmış olan bir sayfadaki mekan ve figürlerde değişiklikler olacaksa o sayfaları tekrar açarak, figürlerle etkileşime girdiği anlarda kendini de hikayeye katarak bizlere yukarıda kısaca özetlediğim hikayeyi söz kullanmadan aktarıyor.

pop-up kitabı bir sahne gösterisi olarak kullanmak başlangıç olarak çok hoş bir fikir, daha önce de böyle bir örnek var mı bilmiyorum; ancak maalesef fikir gerek yaratıcılık açısından biraz kısır kalmış, gerekse de uygulamada sorunlar çıkarıyor.
arkadan sabitlenerek kendi kendine dik durabilen sayfalarda, shakeri serbestçe hareket edebilip iki elini kullanabildiği için, gösterinin temposu yerinde ancak bazı büyük sayfaları bir yandan açık tutarken bir yandan da sayfadaki figürleri hareket ettirmede zorluklar ve gecikmeler yaşadığı için gösterinin akışı yavaşlıyor, hikaye bu sekanslarda sarkıyor.
yaratıcılık açısından da, figürlerin hareketinde herhangi bir pop-up kitabın olanaklarının ötesine pek fazla geçilmiyor olması, gösteriyi bir süre sonra biteviyeleştiriyor.

yine de; iran'dan bir sanatçıyı seyretmek ve kukla/obje tiyatrosu açısından ilginç bir fikrin gerçekleştirilmesine tanıklık etmek keyifliydi.

1 Kasım 2018 Perşembe

bugün tbt günü :)

yıl 2002. aylardan ekim ya da kasım olmalı. aşağıdaki e-postayı pina bausch'a hitaben, tanztheater wuppertal'in info adresine yollamıştım; tabii almancasını.

"merhaba,
ben kırmızı çiçekli gömlekli çocuğum. haziran ayında paris’teydim.

theather de la ville’in önünde, bir tarafında “in the mood for pina”, diğerinde “looking desperately for one ticket” yazılı pankartımı açtıktan az sonra siz geçtiniz önümden ve tiyatronun kafesine girdiniz.
daha sonra bu olayı anlattığım arkadaşlarım, neden peşinizden koşmadığımı, size pankartımı göstermediğimi ve sırf sizin için istanbul’dan geldiğimi söylemediğimi sordular.
neden, bilmiyorum. bu olaydan aylar sonra neden şu anda size yazıyorum, onu da bilmiyorum. her şeyin bir zamanı olduğuna inanırım, sanırım bunun için de doğru zaman şimdi.

bir ortak proje için istanbul’da olduğunuzu öğrendiğimde, ben öğrencilerimle küçük bir doğu anadolu kasabasındaydım. ben döndüğümde siz çoktan ülkenize uçmuştunuz.

geçtiğimiz haziran’da paris’te "agua"yı iki defa izledim, "kontakthof ab 65 jahren"i de mulhouse’de. istanbul’da sahnelediğiniz "der fensterputzer" ve "masurca fogo" ise sizden seyrettiğim ilk eserlerdi.
siz, eserleriniz ve dansçılarınız hayatımı değiştirdiniz.

istanbul üzerine hazırladığınız eserinizin bir parçası olmayı düşünmek benim için gerçekten çok mu anlamsız ve imkansız.
mimarım, almanca biliyorum, şu anda istanbul’da akademi’de öğretim görevlisi olarak çalışıyorum.
en büyük isteğim size yardımcı olabilmek. tam olarak nasıl olacağını bilmiyorum; belki istanbul ve çevresinde rehberiniz olarak, dekor tasarımcınızın yardımcısı olarak ya da size türk kahvesi pişirerek..

sevgiler.."  

.

yıl 2004. yine ekim ayı. ilk defa wuppertal'e gitmiştim, pina bausch'un festivaline. gitmeden iki hafta önce doktoramın savunması gerçekleşmiş ve geçmiştim. kendime, taa yazdan hazırladığım hediyeydi wuppertal seyahati.

bu blogun ve instagram hesabımın adı olan, en sevdiğim pina bausch yapıtı "danzon"u, iki kere "nelken"i, "o dido"yu ve "nefes"i seyretmiştim wuppertal'de; ilk ikisi, şimdilerde kapalı olan schauspielhaus'ta, diğeri ikisi barmen operası'nda sahnelenmişti.

ilk fotoğraflar ve pina bausch'un dansçılarla birlikte selama çıktığı fotoğraf schauspielhaus'tan, selamı verilen yapıt "danzon". aynada yansımamın olduğu fotoğraflar ise opera binasından.