21 Şubat 2018 Çarşamba

bu akşam müthiş bir şarkıcı tanıdım!



daha önce dinlemediğim bir müzisyenin konserine meraktan gidip, müzisyen olağanüstü çıkınca keyiften dört köşe oluyorum, yaşadığıma şükrediyorum; hele de bütün konseri büyülenerek tüylerim diken diken izlemişsem. 
bu konseri günlüğüme bir-iki cümleyle de olsa yazmalı, kişisel tarihimde kayda geçirmeliydim. işte, kısaca izlenimlerim:

silvia perez cruz. müzisyenin adı bu. şarkıcı. küçük bir yaylı çalgılar orkestrasıyla çevrili. ispanya'dan geliyorlar. ispanyolca dışında katalanca, portekizce ve ingilizce şarkılar seslendiriyorlar; aralarından bazıları tanınmış parçalar (mesela leonard cohen'den "halleluja", amalia rodriguez'de "estranha forma de vida" gibi), bazıları ise cruz'un kendisinin yazdığı şarkılar. ha bir de sözlerini annesinin bestesini babasının yaptığı var, yanında bir kız kardeş gibi gezdirdiğini söylediği.

silvia perez cruz'un sesinin tonu ve sesini kullanışı çok özel; tüyler ürpertici güzellikte. daha ilk sahneye geldi, yalnız ve çıplak ayak; eşliksiz bir şarkı söyledi ve hepimizi mest etti. sonra iki keman, bir viyola, bir kontrabas ve bir viyolonselden oluşan arkadaşları geldiler yanına ve olağanüstü düzenlenmelerle şarkıları beraber icra ettiler. ikisi birleşince ortaya müthiş bir müzik çıktı. öyle olmasa, seslendirilen şarkıların sözlerini anlamayan biz bir salon dolusu seyirci başka nasıl delilere dönerdik ki!

gül kurusu elbisesinin içinde silvia perez cruz sadece sesiyle değil, davranış ve konuşmalarıyla da çok sıcak ve samimiydi. mesela şarkı söylerken arkadaşlarının dizlerine dokunuyor, okşuyor; ya da duo yaptığı müzisyenin karşısında yerde dizleri üzerinde oturuyordu. şarkılarını yürekten söylüyordu; derinden ve hisli..

bu akşam bir müzisyen ve arkadaşlarını tanıdım; onlara hayran kaldım. bu akşam mutlu oldum ve çoğaldığımı hissettim.


20 Şubat 2018 Salı

!f'ten iki müthiş film!

17. !f istanbul bağımsız filmler festivali başladı. bu sene sadece 6 filme bilet aldım, ikisini geçtiğimiz haftasonu izledim ve çok beğendim. baktım ki festivalde daha ikişer gösterimleri daha var, müsait olanlar gidebilsin diye, haklarında yazmaya karar verdim.



filmlerden ilki valerie massadian’ın locarno’dan jüri özel ödüllü “milla”sı. massadian bundan önceki filmi “nana” ile !f’te keşif ödülü almış. maalesef “nana”yo izlemedim ve “milla”yı izledikten sonra onu çok merak ettim. iki film, massadian’ın bir kızın olgunluğuna kadar olan dönemini içeren üçlemesinin başını ve sonunu oluşturuyormuş. massadian ortadaki film için 11 yaşlarında bir kızın yaşamını anlatmayı planlamış ve “nana”da 4 yaşında olan protagonisti ancak şimdilerde o yaşlara geldiği için üçlemenin son halkasını ikinciden önce çekmek zorunda kalmış.
“milla” yoksul ve kimsesiz bir yeniyetme kızın; sevgilisiyle birlikteliğini, hamileyken sevgilisinin ölümünü ve doğurduğu çocukla geçirdiği ilk yıllarını anlatıyor. müthiş bir samimiyet ve sıcaklık var filmde; yönetmen milla’nın yaşamını, seçimlerini sorgulamıyor, milla’yı acındırtmıyor, milla’dan bir azize de yaratmıyor. fransa’nın yoksullukla baş etmeye çalışılan kuzey bölgesinde kendi ayakları üzerinde durmaya çalışan genç bir kızın yaşamını bize olduğu gibi sunuyor.
film sinemasal olarak çok sade; doğal oyunculuklar, doğal ışık, sabit ve uzun planlar, müziksiz ses bandı. film sonrası massadian ile yapılan soru-cevapta öğreniyoruz ki oyuncular zaten profesyonel değillermiş. her ne kadar oyuncular amatör, film de belgesel tadında da olsa, hikaye gerçek değil, kurmaca.
“milla” uzun ve sakin bir film, 128 dakika. filmde trajedi veya komedi anlamında neredeyse hiç bir şey olmuyor. bir tek, kız hamileyken sevgilisinin beklenmedik ölümü keskin bir viraj ama film o virajı da çok geniş alıyor, hissedilmiyor bile. ama bu kadar “olaysız” ve “dramasız” olmasına rağmen, ilginç bir şekilde hiç sıkılmadım filmden. sanırım; doğallığı, sıcaklığı ve samimiyeti nedeniyle.
valerie massadian soru-cevap’ta hayata bakışı ve çalışma şekliyle ilgili ilginç şeyler söyledi. çoğu insanın savunduğu ve çocuklarını yetiştirdiği gibi hayatta aklın sezgiden daha üstün ve belirleyici olmadığını, bunu idrak etmesinin zaman aldığını ama sonra sadece sezgileriyle karar verdiğini, severin’i de genç yalnız anneler için ayrılmış sığınma evinde ilk gördüğünde filmin başrol oyuncusunun o olacağını “bildiğini” söyledi.
senaryoyu sadece yapımcı bulmak, fona başvurmak gibi nedenlerle yazarmış. çekim sürecinde senaryo yerine, amatör oyuncuları içine attığı bir durum yaratır, onları başbaşa bırakır ve içlerinden geldiği gibi davranmalarını beklermiş, bazen öngördüğü gibi olurmuş bazen de olmazmış, her türlü sonuca açıkmış.
“o zaman kamera arkası ekibiniz çok küçük olmalı” diye sordum. “evet” dedi, “hatta bu sefer kalabalıktık, 5 kişiydik, “nana”da üçtük.” kameraman oğluymuş, ses teknisyeni en yakın arkadaşı; sette yemekleri de annesi yapmış.
massadian’ın beni en çok etkileyen düşüncesi ise şuydu: “sinemanın en önemli öğesi kurgudur. benim filmlerimde gerçek insanlar kurgu masasında karakterlere dönüşürler.”
“milla” 22’sinde akasya’da, 24’ünde kanyon’da.



haftasonu seyredip tavsiye edeceğim ikinci filmse bir estonya yapımı: rainer sarnet’in “november” (kasım)’ı.
“kasım” enfes siyah-beyaz görüntüler eşliğinde estonya kırsalının hıristiyanlıkla içiçe geçmiş pagan hikayelerini görselleştiriyor bize. kurt kadınlardan, ruhlar gününde beyazlar içinde yeryüzünü ziyaret eden ölülere, büyücülerden, çiftlik malzemeleriyle üretilen robotumsu parya yaratıklara, çatılarda gezen uyurgezerlerden, yaşayanların pazarlıkla ruhlarını sattıkları şeytanlara, saklı hazinelerden, yarası kanayan heykellere masalların potansiyelinde olan çoğu şey var filmde. ama ilginç bir şekilde bunlar o kadar ustaca yanyana getirilmişler ki, hiç fazla ve abartılı gelmedi bana.
gerek doğal gerekse yapılı mekanlar atmosferik, ışık kostüm ve robot tasarımları yaratıcı, oyunculuklar iyi, özellikle oyuncu yüzleri hayran kalınası grotesklikte, görüntüler ise müthiş estetik. korku-gerilim edebiyatı genellikle gotiktir, bence bu film romanesk; kaba, kunt ve karanlık.
“kasım” 21 şubat’ta akasya’da, 25 şubat’ta city’s’de.

bu her anlamda birbirinden taban tabana zıt iki filmi şiddetle tavsiye ederim; vaktiniz müsaitse sakın kaçırmayın!

18 Şubat 2018 Pazar

ikiyüzlülüğün şeffaflığı: robert lepage'dan "quills"


bir oyun metnini veya konusunu okursunuz; yazarın betimlediklerinin sahnede nasıl gerçekleştirilebileceğini merak edersiniz, zihninizde kurmaya çalışırsınız, hatta bazen “yok artık sahnede herhalde bu kadarını da yapamazlar” diye düşünürsünüz. sonra, oyunun sahnelendiği bir yapımı izlersiniz ve haklı çıkıp hayal kırıklığına uğrarsınız. metinde yazanlar veya sizin hayalinizde canlandırdıklarınız sahnede yarım yamalak gerçekleştirilmiştir.
böyle ilk hayal kırıklığımı 1980’lerin ortasında istanbul devlet operası’ndan “sihirli flüt”ü ilk defa seyrettiğim zaman yaşamıştım. 14-15 yaşlarındaydım. akm’de herhangi bir operayı seyretmeden önce evde, dedemin, gençliğinde anneme hediye ettiği faruk yener’in “100 opera” kitabından o akşam seyredeceğimiz opera hakkında bilgi edinmeyi adet edinmiştim. “sihirli flüt” maddesinde okuduklarım beni çok heyecanlandırmıştı: “vay be, demek ki bu akşam akm’nin sahnesinde ejderhaların ağızlarından ateş fışkıracak, insanlar havada uçacak, görkemli mısır tapınakları olacak” diye içimden geçirdiğimi çok net hatırlıyorum, ardından yaşadığım hayal kırıklığını da. tabii ki o akşam akm’nin büyük sahnesinde bunların hiçbiri gerçekleşmedi; bıraktım ejderhaları, havada uçan habercileri, dekor niyetine bile sahnede neredeyse hiç bir şey yoktu, sadece bir kaç basamak ve inen kalkan ince tül perdeler! zamanla beklentilerimi törpülemeyi öğrendim, hele de türkiye’de bir yapım izleyeceksem.
şubat başında paris’e gitmeden önce, fransızca oynandığı için anlamayacağımdan doug wright’ın “quills” adlı oyununun ingilizce metnini edindim ve okudum. metne göre; oyunun yarısına doğru, bütünüyle çırılçıplak kalacak ve öyle oynamaya devam edecek bir protagonisti, çarmıh üzerinde çırılçıplak sevişileceğini ve vücuttan kopartılmış parçaların kendi başlarına hareket edeceklerini sahnede birebir göreceğimden pek umudum yoktu, yapımın altında ne kadar robert lepage imzası da olsa. yanılmışım; lepage, sanata ve tiyatroya olan inancımı bir kez daha harladı.

son yıllarda özellikle almanca konuşulan ülke tiyatrolarında erkek çıplaklığını kullanmak “a la mode” adeta. ancak lepage’ınki öyle 3-5 dakika veya tek bir sahne boyunca çıplak kalmak değil, lepage arasız 140 dakika süren oyunun 1/3 süresi boyunca çırılçıplak ve bu durumu muhteşem bir rahatlıkla içselleştirmiş olarak sahnede arz-ı endam ediyor.


marquis de sade’ın; önce hücresinin derece derece soyulması (ilk olarak kitap, kağıt ve kalemlerinin alınması, sonra bütün perde ve çarşaflarının) ve son aşamada peruğu dahil bütün kıyafetinin elinden/bedeninden alınmasıyla tamamıyla çırılçıplak kalmasının sahnede birebir gerçekleştirilmesi çok önemliydi, çünkü metinde marki’nin -aydınlanma felsefesini de besleyen- düşüncelerine savaş açan protagonistler (rahip, müdür, marki’nin eşi) lepage'ın yorumunda hem sımsıkı, katman katman ve koyu renkli kıyafetleriyle hem de büyük masraflarla inşa ettirdikleri şatoları ve pahalı, gösterişli ve kalabalık eşyalı yaşamlarıyla markiz’in karşıtını temsil ediyorlardı. bu nedenle; çıplak kalmadan önceki sahnelerde kıyafetlerinin giderek beyaza dönüşmesi, soyulduğunda/soyunduğunda bütünüyle kılsız vücudunun ve kel kafasının bembeyazlığı, ve sahnede hep gözleri kamaştıran beyaz neon ışıklarla çevrili oluşu marki'nin,  her türlü (düşünsel, bedensel, toplumsal ve cinsel) özgürlüğün simgesi olma halini cisimleştiriyordu adeta.

(fotoğraf: mehmet kerem özel, 10.02.2018 la colline-paris)

düşünce ve ifade özgürlüğü engellenebilir mi, insanın zihninden geçenlere sınır konabilir mi, konmalı mıdır? insan, zihninden geçenlerin hangilerini gerçekleştirme özgürlüğüne sahiptir, bunun sınırı nedir? özgürlük nerede başlar, nerede biter? medeniyetin kuralları neye göre koyulmuştur, hangi kriterlere göre işler? kuralları koyan ve uygulamakla yükümlü olan erk sahiplerinin yöntemlerinin ne kadarı, kendi koydukları kurallara uyar?
doug wright’ın, 2000'de philip kaufman tarafından muhteşem bir kadroyla (geoffrey rush, michael caine, kate winslet ve joaquin phoenix) sinemaya uyarlanan, ve şu aralar erdal beşikçioğlu'nun yönettiği ve başrolünde oynadığı tatbikat sahnesi yapımı olarak istanbul dahil bir çok şehrimizde sahnelenmekte olan 1995 tarihli “quills” (tüy kalemler) adlı oyunu marquis de sade’ın charenton akıl hastanesindeki -kurmaca olarak son- günlerini ele alırken, yukarıda belirttiğim soruları tartışmaya açar ve ahlakın göreceliğini ve toplumun, dinin ve iktidarın ikiyüzlülüğünü apaçık bir şekilde ortaya serer.

günümüzün tiyatro ustalarından kanada-quebec’li robert lepage’ın kendi topluluğu ex machina bünyesinde sahneye koyduğu “quills” versiyonunu şubat başında paris’te izleme şansım oldu.
yapım, 6-18 şubat tarihlerinde, lepage’ın eski çırağı şimdinin ise önemli frankofon tiyatrocularından wajdi mouawad’ın genel sanat yönetmeni olduğu la colline ulusal tiyatrosu’nda turnedeydi. la colline’nin, internetten hala izlenebilen 2017-2018 sezon tanıtım toplantısında mouawad’ın lepage’ı ağırlayacak olmaktan duyduğu heyecan hissediliyordu.
bu vesileyle, benim gibi bir çok lepage ve mouawad hayranını heyecanlandıracak bir haberi de vermiş olayım: ikili önümüzdeki sezon, mouawad’ın geçtiğimiz (21.) istanbul tiyatro festivali’nde seyretme imkanı bulduğumuz “seuls” (yalnızlar) ile başlayan üçlemesinin son halkası “freres” (erkek kardeşler) de beraber çalışacaklar.



robert lepage “quills”de hem marquis de sade rolünü oynuyor, hem de jean-pierre cloutier ile birlikte yönetmenlik ve sahne mekanı (espace scenique) tasarımcılığı yapıyor.
lepage ile cloutier tasarım olarak seyirciye bakan tarafı aynalı, cam duvarlardan oluşan bir mekan hazırlamışlar; bunlar birbirlerinin üzerine kayabiliyorlar ve en içteki parçası kendi etrafında 360 derece dönüyor.
arkasına ışık verildiğinde şeffaflaşan, ama aynı zamanda ayna özelliğini de yitirmeyen bu yüzeyler wright’ın metninde detaylı bir şekilde tarif ettiği sahne direktiflerinin ve daha da ötesinin gerçekleştirimesine olanak sağlıyor. örneğin, öndeki mekanın zamanında konuşan iki karakterden biri eskiye dair bir şey anlatırken bahsettiği eski tarihli olaydaki diğer kişiler camın arkasında beliriyorlar, ve daha da ötesi: geçmişteki kişinin camın arkasındaki konumu ile şimdiki zamandaki kişinin öndeki konumu ve yönü o şekilde ayarlanmış ki, ilkinin cam ardındaki görüntüsü ile ikincisinin aynadan yansıyan görüntüsü sanki bu iki kişi geçmişte anlatılan olaydaki mekandalarmış gibi karşılıklı geliyor, halbuki farklı zamanlarda ve farklı mekandalar.
bu dönen ve kayan aynalı cam yüzeyler sayesinde bazen geçmiş ve şimdiki zamanlardaki farklı mekanlar, bazen sadece şimdiki zamandaki farklı mekanlar (birinci perdenin sonundaki, oyunun doruk sahnelerinden biri olan: markiz’in anlatısının hücreden hücreye aktarılması) ve bazen de karakterlerin zihninden geçen hayaller üstüste süperpoze edilmiş oluyor. bu da oyunun anafikrinin pırıl pırıl bir netlik ve şeffaflıkta ortaya serilmesini sağlıyor: insanın caniliğinin ve gerek düşünce gerek yapma/gerçekleştirme özgürlüğünün hem sınırsızlığı ve hem de ikiyüzlülüğü.


yapımın altı kişilik oyuncu kadrosunda, lepage dışındakiler -rejinin ustaca belirlediği trafik ve hızlı kostüm değişimleriyle- birer ikinci rol de canlandırıyorlar.
marquis de sade rolünde benzersiz bir icra sergileyen robert lepage ile rahip coulmier’de pierre-yves cardinal yapımın beş yıldızlık oyuncuları.
charenton müdürü doktor royer collard’da pierre lebeau ve marki’nin eşi rene pelagie’de erika gagnon maalesef rahatsız edici derecede abartılı oyunculuklar sergiliyorlar.
sahne tasarımının kusursuzca gerçekleşebilmesi içinse sahne arkasında 10 kişilik bir teknik ekibin varlığını, lepage’ın her gösterisinin sonunda olduğu gibi alkış sırasındaki özel onurlandırmayla öğreniyoruz.


robert lepage’ın ex machina bünyesinde yaptığı -şimdilik- son iş olan, 2016 yapımı “quills” şimdiye kadar sadece kanada’da montreal ve quebec’de ve fransa’da (16 yaş sınırıyla) lyon, chalons-en-champagne ve paris’te sahnelendi.
günümüz dünyasında tartışılması elzem ve isabetli temalar olan; insanın düşünce ve ifade özgürlüğü, din ve iktidar kurumlarının ikiyüzlülüğü ve ahlakın göreceliliğini müthiş yaratıcı bir şeffaflıkla ortaya koyan bu yapımın yolu açık olsun.

12 Şubat 2018 Pazartesi

roma'da romalı gibi, peki tiyatroda nasıl?


öznur yalgın’ın yazdığı, galataperform & platform 0090 ortak yapımı “when in rome”u ocak ayında moda sahnesi’nde izledim.
yapımın göze çarpan, akıl oynatan özelliği rejisi (mesut arslan) idi. rejinin en belirleyici kararı ise; muhafazarlık, mahalle baskısı, ikiyüzlülük, bastırılmışlık gibi konuları esas alan oyunu iki seyirci tribününün, aralarında sahne mesafesi kalmayacak şekilde karşılıklı yerleştirilmesiyle oluşturulmuş bir tiyatral düzenlemede oynatıyor olmasıydı. örneğin ters dönmüş kare tabanlı bir prizmanın yüzeylerinin seyirci platformu yapılıp, yine ortada sahnenin kalmadığı ama bu sefer dört yönlü bir düzenleme yapılsaydı, şu anki ikili olanından daha anlamlı olmazdı, zira yaşadığımız ülkede herhangi bir fikir ayrılığına düşüldüğünde verilen ilk refleksler “diğerini ötekileştirmek” ve “derhal iki kutuba ayrılmak”. zaten oyuncuların dağılımında da bu ikilik hali var: iki kadın, iki erkek, iki çift.

sahnenin seyirci koltuklarının arasındaki ve yanındaki koridorlara dönüşmüş olması ve seyircilerin zaman zaman oyuna çeşitli şekillerde dahil edilmesi rejinin, metinden yola çıkarak vermiş olduğu zekice bir karar; rejinin metni doğru ve isabetli bir şekilde okuma şekli, yorumu. arslan’dan daha azı da beklenemezdi zaten, zira şimdiye kadarki işleriyle [istanbul tiyatro festivallerinde izleme şansına erdiğimiz “betrayal” (aldatma) ve “verborgen gezicht” (gizli yüz)] tiyatral yerdeki seyirci-oyuncu-mekan ilişkileri bağlamında çıtayı çok yükseltmişti. keza, istanbul’da uzun bir süre sahnelenmiş olan “oda ve adam” da bu bağlamda arslan’ın es geçilmemesi gereken işlerinden bir diğeri.

zemindeki renkli şeritlerden oluşan mekana dair etkisiz yüzeysel tasarım ve sahnelemeye hizmet etmeyen ışık tasarımı bir yana, dört oyuncunun (yeşim özsoy, pervin bağdat, sermet yeşil, ersin umut güler) en az rejinin ustalığı ölçüsünde, kendi performanslarına eğildiklerini ve başarılı olduklarını söyleyebilirim. 

peki reji ve oyunculuklar “when in rome”u kurtarıyor mu? maalesef benim bu soruya yanıtım olumlu değil. neden derseniz ilk söyleyeceğim şey; reji ve oyunculukların ne yapmak istediğini, yani oyunun konseptini ilk 5 dakikada idrak ettikten sonra, geriye beni gerek metin, gerek oyunculuk gerekse reji açısından heyecanlandıran, diri tutan hiç bir şey kalmadı; yeşim özsoy’un şarkı sahnesi dışında.
can yakıcı/alıcı konusu ülkemizin toplumsal ve kültürel atmosferine cuk oturan bir oyunda seyirci; bu konunun etrafında geliştirilmesini, kafa yorulmasını umut ettiğim tartışmayı değil, kendisinin yahut yanında oturanların oyuna nasıl dahil olduğunu, olduğunda yüklenen görevi ne kadar becermeye çalıştığını/çalıştıklarını veya kendini/kendilerini oyuncular gibi ne kadar kaptırıp kaptırmadığını/kaptırmadıklarını izlemekle geçiriyor zamanını. dikkat edilirse, oyunda o an interaktif olarak oyuna dahil olmayıp da “seyreden” seyircilerden tepki gelen/alınan anların/durumların büyük çoğunluğu, oyuncuların seyircilerle interaktif ilişkiye girdikleri anlar. seyirci salona girdiği ve koltuğuna oturduğu andan itibaren, interaktif ilişkinin heyecanı, beklentisi ve eğlencesi peşinde. seyirci salondan; fikren oyunun dert edindiği konu hakkında zenginleşmiş olarak mı, yoksa tiyatro mekanında daha önce çok nadir karşılaştığı bir oturma düzeni ve sahneleme fikrinin cazibesine kapılıp mest olmuş bir şekilde mi çıkıyor. sanırım ikincisi. “when in rome”da sanki, araç olması gereken şey amacın önüne geçmiş. en azından, bendeki hissiyat bu yönde.

istanbul sahnelerinde yakın zamanda birebir bu sahneleme düzenine sahip bir yapım daha vardı; yanılmıyorsam o oyunun yazılış aşamasından itibaren genel konsepti bu yöndeydi. talimhane tiyatrosu’nun 2014-2015 sezonunda sahnelediği tim crouch’un “yazar” adlı oyunundan bahsediyorum. ingiltere’de çok tutmuş olan bu oyun, bizde maalesef hiç ses getirmedi. “yazar”ın etkisiz kalmasındaki en önemli etkenlerden biri seyircinin oyuna dahil olmadaki ürkekliğiydi; en azından benim, oyunu seyrettiğim akşamki gözlemim bu yöndeydi.
son yıllarda açılan bir çok kara kutu tiyatro mekanında farklı sahneleme düzenlerini deneyimlemiş seyircimiz “when in rome”da artık kıvama gelmiş, kendisine “bulaşılmasını” bekler oldu.

seyircimizin alışageldiği konvansiyonel seyretme alışkanlığını bütünüyle yıkan bu kadar radikal bir yapımın sezon boyunca düzenli olarak sahneleniyor/sahnelenecek olması tiyatromuz açısından büyük bir artı.