15 Kasım 2018 Perşembe

ndt 1'in 28-29 kasım istanbul turnesi

marco goecke bedeni kullanış şekliyle günümüzün en ilginç koreograflarından biri.

ndt 2'nin haziran'daki izmir turnesindeki "wir sagen uns dunkles" ayrıksı, şahane bir şeydi; ilk defa bir goecke yapıtı seyretmiş ve afallamıştım. o yapıtıyla hem goecke hem yapıtın başrolünde dans eden erkek dansçı hollanda'da zwan ödüllerine aday oldular. goecke ve bu işi hakkında bir yazı yazmıştım; merak ederseniz tıklayın.

şimdi, bir goecke yapıtını daha canlı seyretme şansımız var: ndt 1'in 28-29 kasım'daki istanbul turnesinde goecke'den "woke up blind". programda bir de cyrstal pite'tan "the statement". bu ikisi için o gösteri kaçmaz; benden söylemesi!

goecke tarzı nasıl? diye merak ediyorsanız, fikir versin diye:

ancaakkk;
ndt 1'in tiyatro festivali kapsamındaki istanbul turnesi biletleri çok pahalı diyorsanız, ya da o akşamlarda başka işiniz varsa, işte benden size bir teselli: turne programının tartışmasız en iyi işi, crystal pite'ın "the statement"ının tamamını aşağıdaki linkten ücretsiz seyredebilirsiniz:

https://culturebox.francetvinfo.fr/danse/danse-contemporaine/nederlands-dans-theater-1-stop-motion-the-statement-280151?fbclid=IwAR2L58lT7r7hJ0wQ6faoZcdcGtidjvPLhRWqQrorhWpuvi31-tb6hx4GIQ8 keyfini çıkarın! ;)

12 Kasım 2018 Pazartesi

damardan bir yorum: bory'den "orphee et eurydice"


sahnenin zeminini bütünüyle kaplayan kapkara bir bez orfeus'un döngüsel hareketleriyle merkezde toplanır, hemen bu sahnenin devamında euridike'nin üzerine siyah paltolar atılır ve sonunda euridike o kara yığının içinde kaybolarak yeraltı (ölüler) diyarına indirilir; yani sahnenin altına alınır. son perdede, euridike'nin orfeus'u kendisine bakmasına zorladığı sahnede ise yine upuzun ve kapkara bir bez iki dansçı tarafından euridike ve orfeus'un bedenleri arasında, üstünde, etrafında gezdirilir, o bez kara bir baht gibi havada süzülür, tehditkarca salınır, bedenlere sarılır, sarmalanır.

nedir kara olan, karanlık olan; baht, sevda, gölge, ölüm, ölümün diyarı, evham, talih. hepsi. orfeus ile euridike'nin hikayesi bu karaların hepsini ihtiva eder. hayranı olduğum yeni sirk sanatçısı aurélien bory'nin geçtiğimiz ekim ayında paris opera comique'de sahnelediği "orphee et eurydice"de bu karaların hepsini gördüm. görmekle kalmadım, karanlığı ve zaman zaman da zifiri deneyimledim.

aurélien bory bana göre yeni sirk sanatının* en yaratıcı sanatçılarından biri. onun bir işiyle ilk, 2008'de düsseldorf'da pina bausch'un festivalinde tanışmıştım: "plus ou moins l'infini". bory'nin bu yapıtında sahne üzerinde gerçekleştirdiklerine duyduğum şaşkınlığın ve hayranlığın haddi hesabı yoktu; onu önceden tanımadığım ve hiç böyle bir şey seyretmeyi beklemediğim için de olsa gerek, iyice çarpılmış olmalıyım. sonra farklı zamanlarda bory'nin "plan b"sini ve "azimut"unu da seyretme imkanım oldu. bunlar da, bory'den seyrettiğim ilk işin bende bıraktığı etkinin altına inmeyen nitelikte işlerdi.

paris opera comique'in 2018 programı kapsamında bory'nin gluck'un "orphee et eurydice"sini sahneleyeceğini öğrendiğim 2017 eylül'ünde kararımı vermiştim; bu yapımı kaçırmayacak, ne yapıp edip seyredecektim. ve 14 ekim 2018 pazar günü seyrettim.
bory, ilahım pina bausch'unkinin bana göre bir başyapıt olmasının yanısıra, en az on ayrı yönetmenden versiyonlarını canlı veya kayıttan seyrettiğim bu operanın yorumunda da beni hayal kırıklığına uğratmadı. hatta, şöyle söyleyebilirim: bausch ve romeo castellucci yorumlarından sonra en çok etkilendiğim üçüncü "orphee et eurydice" yorumu oldu bory'ninki.

hikaye malum; orfeus ile euridike'nin evlendiği dün euridike'yi yılan sokar ve ölür. orfeus o kadar üzülür ki tanrılar haberci olarak amor'u yollar ve orfeus'a bir şans verdiklerini bildirirler: yeraltına inip euridike'yi alabilecektir, ancak yeryüzüne çıkıncaya kadar onun yüzüne bakmaması gerekmektedir. dönüş yolunda sevdiğinin onun yüzüne bakmıyor olmasına euridike o kadar içerler ve öyle yürek yakıcı laflar eder ki, orfeus sonunda dayanamayıp döner ve ona bakar. böylece euridike, bir daha geri dönülemeyecek şekil ölüler diyarına hapsolur.**

bory'nin yorumunda yapıtın özünü hissettim, deneyimledim; sevdayı, bahtı, ölümü ve yası temsil eden karanlığı ve zifiri.
boş bir sahne. neredeyse sahnenin boyutlarında devasa yarı şeffaf bir çerçeve. zeminle 45 derecelik açı yapan bu çerçeve yaşayanların dünyasını ölüler dünyasından ayırıyor. gösterinin başında biz seyircilerin ve orfeus'un olduğu ön taraf yaşayanların diyarı. ne zaman orfeus ölüler diyarına yolculuğuna başlıyor; çerçeve havalanıyor, dönüyor, diğer yönde 45 derecelik açı yaparak tekrar zeminle buluştuğunda artık bizlerin olduğu taraf ölüler diyarıdır; böylece oturduğumuz yerde bir anda diyar değiştiririz.
işte tam, orfeus'un yeraltına inmeye başladığı bölümde; oditoryumun tamamı, orkestranın nota sehpalarının ışıkları dahil olmak üzere içinde bulunduğumuz mekanın bütünü zifiri karanlığa bürünür. tüyler ürpertici bir deneyim; kapkaranlıktayız; sadece orfeus değil, orfeus'la birlikte hepimiz yeraltına ineriz euridike'yi geri almak için.
opera comique'in barok mekanının bütün kıvrımlarının arasına sızan karanlıkta, sadece flüt solosunu icra eden müzisyenin aydınlatılmasıyla çalınan üçüncü perdenin başındaki üvertürde; duygu yoğunluğundan gözlerimdeki yaşı tutamıyor, hüngür hüngür ağlıyorum.

sonradan, hakkında okuyunca öğreniyorum, zemine 45 derece açıyla yerleştirilen yarı şeffaf yüzeyin üzerine figürlerin yansıtılma fikri 19. yüzyılda kullanılmaya başlanan pepper ghost isimli bir ilüzyon tekniğiymiş. bory bu tekniği ödünç almış.
bory 19. yüzyıldan sadece pepper ghost tekniğini değil, bir de corot'nun ünlü 1861 tarihli "orfeus eurydike'yi yeraltından çıkarırken" tablosunu ödünç almış, bu tabloyu bütün bölümlerde bir arkaplan, adeta bir leitmotif olarak mizansene dahil etmiş.
hiç bir yerde yazmıyor ama bory'nin 19. yüzyıl esinlenmelerinin sebebi, bu yapımda gluck'un 1762 tarihli operasının 1859 tarihli berlioz orkestrasyonunun*** kullanılması olsa gerek. bory 19. yüzyıl sanat ve tekniklerinden ilham alarak; mekanı ve bedeni kullanan bir çok basit ama ilginç ve yaratıcı koreografik ve akrobatik fikirle adeta bezediği, zenginleştirdiği mizanseniyle bana göre çok sağlam bir 21. yüzyıl "orphee et eurydice" yorumuna imza atmış.

opéra comique'in bu yapımının tek şahane tarafı bory'nin mizanseni değil. gencecik bir şef raphaël pichon ve orkestrası ensemble pygmalion enfes bir yorum ortaya koyuyorlar; berlioz'un orkestrasyonunun bütün bakır üflemelileri ve özellikle yeraltına iniş sahnesindeki efekt yaratan vurmalı çalgılar çok etkili. ayrıca, şancıların üçü de çok başarılı; orfeus'ta marianne crebassa, euridike'de hélène guilmette ve kısacık da olsa amor'da benzersiz lea desandre. umarım bu yapımın albüm kaydı yapılır; saklanacak, dönüp dönüp dinlenecek güzellikte.

eğer bu yazıyı buraya kadar okuduysanız ve biraz merak ettiyseniz, şimdi size tavsiyem; içinde bulunduğunuz mekanın ışıklarını söndürün, şuraya tıklayın ve 100 dakika boyunca bu şahane yapımın keyfini çıkarın. iyi seyirler..


----------------------


* tiyatro kuramcısı marvin carlson “performans: eleştirel bir giriş” adlı kitabında “yeni sirk”i 1980’lerde performans ediminin modern ironik ve düşünümsel bilinçle belirlendiği bir gelenekten doğup, bilinçli ve sıkı bir şekilde sirk (jonglörler, akrobatlar) ve soytarılık gelenekleriyle ilişkilenen bir gösteri sanatları türü olarak tarif eder. bu türün en ünlü temsilcisi, cirque du soleil’in kurucusu guy caron’un, esinini sadece geleneksel tiyatro ve sirkten değil, rüyaya benzer, soyut, gerçeküstü imgelerden, büyüleyici ama tanımsız sürekliliğiyle mtv videolarının modern dünyasından aldığı gösterileri; bir tema etrafında üst üste binen bütün performansların katkıda bulunduğu, gevşek, büyük ancak doğrusal olmayan bir hikaye çizgisine sahiptir.

** orfeus ile euridike'nin hikayesi sanat tarihinde en çok rağbet gören anlatılardan biridir; hakkında şiirler yazılmış, sayısız tablo yapılmış, müzikler, operalar bestelenmiştir. (blogumda "orfeus" veya "orpheus ve euridike" olarak aratırsanız bunlar hakkında oldukça geniş bir seçkiyi görebilirsiniz)

*** gluck'un "orphee et eurydice" operasının, her operaya kısmet olmayacak şekilde ve opera tarihinde ilginç bir istisna olarak üç ayrı versiyonu, başrol partisi orfeus için ise dört ayrı sese göre düzenlenmiş versiyonu vardır. gluck almandır ancak bu operanın almanca versiyonu dünyada en az icra edilen, hatta kaydı bile en zor bulunanıdır. pina bausch efsanevi 1975 tarihli "orpheus und eurydice" dans operası yapımında almanca versiyonu kullanır. halen paris ulusal operası'nın repertuvarında bulunan, sezon aşırı sahnelenen ve enfes bir dvd kaydı bulunan bu yapım bausch'un öngördüğü şekliyle almanca yorumlanır.
gluck operanın prömiyerini 1762'de "orfeo ed euridice" adıyla viyana'da yapar; bu ilk versiyonun dili italyancadır ve gluck orfeus rolü için castrat sesi uygun görür. 1774'de paris prömiyeri için gluck hem eserin dilini fransızcaya çevririr hem de orfeus rolünü castrat yerine tenor sesine göre düzenler. 1859'da berlioz ise operanın hem yeni bir orkestrasyonunu yapar hem de orfeus'un partisini o dönemde paris sahnelerini kasıp kavuran mezzo-soprano pauline viardot'nun sesine göre yeniden ayarlar.
"orphee et eurydice" ile ilgili daha detaylı bilgi için ünlü şef john eliot gardiner'in makalesini okuyabilirsiniz.

10 Kasım 2018 Cumartesi

bir absürdlük harikası: "anons"


"anons" bir kara film gibi başlıyor; bir tek siyah-beyaz değil. filme konusunu okumadan gittiğim için, hele de ilk on dakikasındaki gelişmelerden sonra, tekinsiz ve sıkı bir dedektiflik/suç öyküsü seyredeceğimi zannederek keyifleniyorum.

film 15. dakikadan sonra esas hikayesini/derdini açık ediyor. doğrusu o hikaye de çok keyif veriyor bana; gülmekten ölüyorum. evet, adeta coen kardeşler ile kaurismaki filmlerinden çıkmış ve istanbul'da buluşmuş garip ama aynı zamanda da her an karşımıza çıkabilecek doğallıkta karakterler ve absürd olduğu kadar olağan da olabilecek durumlar var karşımda. çapsız ve beceriksiz protagonistlerin amaçlarına odaklanmış kararlı halleri, içine düştükleri veya bulundukları durumların absürdlüğünü yaratıyor.

müthiş bir türkiye fotoğrafı çekilmiş "anons"ta; film 1960'larda geçse de türkiye'nin bugününü de ortaya seriyor, çünkü türkiye toplumunun çeşitli katmalarından insanları konu ediyor. ilk 15 dakikasından sonraki her bir sekans (olayı, durumu, replikleri, oyunculukları, prodüksiyon kalemleri ve kadrajıyla) unutulacak gibi değil. hastane sekansı mı dersiniz, kayıt stüdyosu sekansı mı, radyoevi'ndeki sahne mi, yaşlı adamın evindeki mi, yoksa fırıncı kamyoneti içinde geçen bütün kısımlar mı; herbiri birbirinden şahane!

bence filmin bütün kalemleri çok çok iyi; oyunculuklar, senaryo, dönem filmi çekmenin neredeyse imkansız olduğu bir ülkede/şehirde üstesinden gelinen sanat yönetimi, ışık ve görüntü yönetimleri. bütün bunları çok ustaca yöneten ve ercan kesal'la senaryoyu yazmış olan mahmut fazıl coşkun birinci sınıf bir iş çıkarmış. venedik'ten aldığı jüri özel ödülününün çok daha iyilerini hak ediyor bence.

 "anons" bir kaç haftadır vizyonda. ben çok geç seyrettim, siz bitmeden yakalayın sinemalarda.

4 Kasım 2018 Pazar

istanbul kukla festivali'nin ispanyol konuğu



fotoğraflar: mehmet kerem özel, 03.11.2018, aksanat istanbul

21. istanbul kukla festivali ispanya'dan sıradışı ve aykırı bir gösteriyle sonlandı. arkamda oturan ve her set değişimi arasında gösteriyi yeren, anlamsız bulan, bitmesi için kaç bölüm kaldığını sayan baba oğul gösteri bittiğinde çılgınca alkışlıyorlardı. çünkü david zuazola seyretmesi biraz zor, biraz sevimsiz ve kesinlikle aykırı karakterlerini ve onların hikayelerini oyunun sonunda o kadar güzel bir şekilde bağladı ki, o baba oğul bile zuazola'ya şapka çıkardılar.

ispanya'da yaşayan şilili kuklacı zuazola "el fuego del tiempo" (zamanın oyunu) adlı bu gösterisini yedi bölümden oluşturmuş, her bölüm yedi dakika sürüyor ve her bölümün yönetmeni farklı. sahnede kuklacı olaraksa sadece kendisi var. "korkuluk", "ölüm" "ucube", "kurt/solucan", "vampir", "yaratık" ve "kuklacı" isimli bölümlerin başlıklarını ise onun belirlediğini, gösterinin son bölümü "kuklacı"da öğreniyoruz; her bir ismin ona okul arkadaşları tarafından takıldığını, her bölümün okuldaki bir yıla denk geldiğini. böylece bölüm aralarında duyduğumuz tenefüsteki çocuk sesleri ve bölüm başlangıçlarındaki zil sesi anlamlanıyor.


zuazola bunları anlatırken bir yandan da diğer bölümlerin sonlarında sahnenin önüne dizdiği kuklaları bohçasına atıyor, sonra kukla sahnesine geri dönüp, masanın üzerine aynı sahnenin birebirini, ama minyatürünü yerleştiriyor; kendisinin minyatür kuklası, masanın üzerine koyduğu bohçasının minyatür versiyonuyla birlikte.
o zaman gerçekten de kendi kişisel hikayesini anlattığını, okuldaki arkadaş alay ve sataşmalarının onu şu andaki insana dönüştürdüğünü, son yılında okula kukla ile geldiği için "kuklacı" lakabı takılanın aslında o olduğunu anlıyoruz. diğer bölümlerin bütün nahoşlukları anlam kazanıyor.

orta öğretimdeki okul yıllarını özlemle anmayan ben bile, zuazola'ya acıdım ve o dönemdeki durumuma şükrettim; beterin beteri varmış demek ki. ve beterlikten enfes sanatçılar yeşerebiliyor, enfes sanat eserleri çıkabiliyormuş.

aksanat tıklım tıklım doluydu. çok mutlu oldum. ancak gösterideki kuklalar ve objeler o kadar küçüktü ki, 6. sırada oturmama rağmen ben bile detaylara hakim değildim, benden geridekileri düşünemiyorum bile.
david zuazola hakkında internette araştırma yaparken youtube'da gösterinin tamamına denk geldim. buraya tıklayabilirsiniz. ben de tıklayıp, bütün detaylara vakıf olarak tekrar seyredeceğim.

3 Kasım 2018 Cumartesi

blog'umun bugün bu saatte 10. yılını doldurması dolayısıyla ilk post'umu tekrar paylaşıyorum:

birbirinin aynısı/aynası iki adamın yolculuğu


üç bir tarafı yüksek beyaz yüzeyler ile çevrili, yalıtılmış soyut bir mekan. arka yüzey yanlarla birleşmiyor; iki taraftaki aralıklardan birer adam çıkıp, hızlıca seyircilere doğru yürüyorlar, sahnenin ucuna bağdaş kurarak oturup bir hikaye anlatmaya başlıyorlar; aynı kelimeler ikisinin ağzından eşzamanlı çıkıyor… iki adam tek bir hikaye anlatıyorlar; aynı vurgularla, aynı mimiklerle, aynı jestlerle… sahnede onlar dışında iki de beyaz manken var; adamların replikaları. bir de, zaman zaman beyaz yüzeylere yansıyan gölgeleri; çoğalan, birbirlerinin içine giren, üst üste binen… zamanla, anlatılan hikayedeki karakterler anonimleşiyorlar; aynı mankenler gibi. bu anonimleşme anlatılanı daha güçlü kılıyor; daha evrensel, daha gündelik, daha öze dair… peki, bu adamlar ne anlatıyorlar, dertleri ne?

adamlardan biri fas asıllı belçikalı sidi larbi cherkaoui, diğeri bangladeş asıllı ingiliz akram khan. ikisi de melez; iki ayrı kültürün, iki ayrı dünyanın etkileşiminden oluşmuşlar; batı ile doğu’nun, islam ile hıristiyanlık’ın. ikisi de çağdaş dans dünyasının son yıllarda en sözü edilen sanatçılarından.
akram khan, 1988 yılında 14 yaşındayken peter brook’un “mahabharata”sında rol aldı, ravi shankar ile çalıştı ve 2002 yılında hint klasik dansı kathak ile çağdaş dansı harmanladığı “kaash” ile ilk önemli çıkışını yaptı. son çalışmaları arasında 2006 yılında ünlü fransız başbalerin slyvia guillem ile gerçekleştirdiği ve halen sahnelenen “sacred monsters”, 2007 yılında tayvanlı cloud gate dans topluluğu için hazırladığı “lost shadows” sayılabilir. akram khan halen 2008’in sonbaharı’nda londra’daki national theatre’da sahnelenecek olan ve juliette binoche’un dans edeceği bir dans-tiyatro gösterisinin hazırlıklarını sürdürmekte.
sidi larbi cherkaoui ise 15 yıl önce belçika televizyonunda michael jackson taklitleri yaparak başladığı dans kariyerine 1997 yılından itibaren alain platel’in topluluğu les ballets c. de la b.’de devam etti. “rien de rien” ile tanındı ve sonraki yıllarda yapımcıları arasında tanztheater wuppertal pina bausch’un da bulunduğu “tempus fugit”, “foi”, monte carlo balesi için “ın memoriam” ve sacha waltz dansçılarıyla ortak olarak “d’avant” adlı gösterileri hazırladı. sidi larbi cherkaoui 2007-2008 sezonunda belçikalı grup toneelhuis ile “myth”, hildegard von bingen’in hayatı ve müziklerinden esinlenerek sahneye koyduğu “origine” ve brüksel’in prestijli opera kurumu la monnaie munt’un siparişi olarak hazırladığı “apocrifu” adlı gösteriler ile turnede olacak.
iki koreografın geçmişlerindeki ortak noktalara değinmekte fayda var; ikisi de burs alarak kısa bir dönem anne teresa de keersmaaker’in okulu p.a.r.t.s.’da bulunmuşlar ve iki yılda bir dağıtılan nijinski ödüllerinde 2002’de akram khan, 2004’de sidi larbi cherkaoui “en iyi yeni koreograf” ödülünü almış.
ikilinin 2005 yılında ortaklaşa hazırladıkları ve 2 yıldır dünyanın belli başlı sahnelerinde sundukları, hatta gelen istek üzerine bazı şehirlerde ikinci kere oynadıkları gösterinin adı “zero degrees”.

“zero degrees”, sekiz yıl önce akram khan’ın başından geçen bir hikayenin oluşturduğu omurga üzerinden ilerliyor; önce hikayeye konu olan olaylar anlatılıyor, ardından bu olaylardan yola çıkan duygular ve durumlar dans diliyle vücut buluyor.
hikaye edilen, günümüz duygu ve iletişim yoksunu dünyasında rahatlıkla herkesin başından geçebilecek bir olay. belki aşırı ilginç değil, hatta her gün iç savaşlarda ve intihar saldırılarında ölenlerin sayısının televizyonlardan maç skoru gibi verildiği bir dünyada çoğu insana sıradan bile gelebilir.
iki kuzen bangladeş’ten kalküta’ya gitmektedirler. önce, bangladeş-hindistan sınırındaki kontrolde yerli halk rahatlıkla diğer tarafa geçerken, iki kuzen ingiliz pasaportları yüzünden polise takılır ve uzun süre bekletilirler. yolcukluklarının trenle gerçekleşen devamında ise kompartımanın diğer ucunda oturan bir adam dikkatlerini çeker; adam uzakta olduğu için tam fark edemiyorlar ancak emin de olamıyorlardır; adam belli belirsiz hareket ediyor mudur yoksa etmiyor mudur? bir zaman sonra adamın öldüğü anlaşılır, eşi bağırarak yardım ister. kuzenlerden biri diğerini, ölüye dokunursa sorumlu tutulabileceği gerekçesiyle engeller. yardım edememenin verdiği vicdan azabıyla kalküta’ya varırlar; onları otel odalarında özledikleri hayat standartları beklemektedir: havalandırma, duş alma imkanı, mtv kanalı…

akram khan ile sidi larbi’nin, girift bir olay örgüsü barındırmayan bu basit hikayeden yola çıkarak sahnede kurdukları koreografi bütün övgü sıfatlarını hakediyor: nefeskesici, büyüleyici, etkileyici!
iki koreograf-dansçı 75 dakikalık bir sürede neredeyse insan coğrafyasının bütün duygularını anlatıyorlar; yapıt, insanlık ile bir hesaplaşma adeta! sahnede bir tek aşk yok insana dair, onun dışında neredeyse bütün duygular ve durumlar bir bir ifade buluyor. yapıt doğumla başlıyor… ardından iktidar, acı, çaresizlik, intikam, baskı, kimlik, aidiyet, şiddet, sevgisizlik, şefkat ihtiyacı, umursamazlık ve incitme kesintisiz bir akıcılıkla birbirine bağlanan sahnelerde birer birer göz önüne seriliyor… ve yapıt ölümle bitiyor.
akram khan ile sidi larbi bütün bu insanlık hallerini, özellikle “yaşıyor olma hali” ile “ölmüş olma hali” arasındaki ikilik kavramı üzerine oturtuyorlar; aradıkları referans noktası, akram khan’ın program broşüründe belirttiği gibi, sıfır derecesi; her şeyin başladığı… ve bittiği! “zero degrees” bir anlamda doğum ile ölüm arasındaki o sınır çizgisinde gerçekleşiyor; aynı, hikayede sözü edilen kahramanların yolculuk ettikleri, aşmaya çalıştıkları fiziki ve duygusal sınır çizgileri gibi… aynı, yaşıyor olma ile ölmüş olma halleri arasındaki belli belirsiz sınır gibi!
ikilik ve sınır kavramlarının etrafında gelişen insanlık durumları iki kişi arasındaki ilişkide somutlaşıyor; bazen karşıtlıktan, bazen etki-tepkiden, bazen de tamamlanmışlıktan besleniyor. diğeri tarafından kontrol edilen, yönlendirilen, hükmedilen biri. diğerinin hareketleri ile tamamlanan, diğeri ile olan ilişkisi sayesinde onunla bütünlenen biri. bazen de kişinin kendi içindeki, ona hükmeden, karşı çıkan, onu yönlendiren “diğeri” ile ortaya çıkan ikilik. ya da, kişinin içindeki ruhun hükmettiği bedeniyle ulaşılan tamlık, birlik. birbirinin aynısı, aynası iki ruhun yolculuğu bu.

akram khan ile sidi larbi’ye yolculuklarında üç sanatçı eşlik ediyor; besteci nitin sawhney, heykeltraş antony gormley ve ışık tasarımcısı mikki kunttu.
daha önce iki kere akram khan ile çalışmış olan hint asıllı ingiliz besteci nitin sawhney’in müziği hint ezgilerinden, ilahilerden, kalp atışlarından ve gittikçe hızlanan ritimlerden besleniyor. viyolonsel, keman, vurmalılar ve vokalden oluşan dört kişilik müzisyen grubu sahnenin arka duvarının gerisinde canlı olarak sunuyor müziği. zaman zaman, ön sahne loşlaştığında arka sahneye verilen ışık ile onlar da görünür oluyorlar beyaz yüzeyin arkasından.
sahnede hareket eden iki adama zaman geliyor, dansçıların replikaları olarak turner ödülü sahibi ingiliz heykeltraş antony gormley tarafından hazırlanmış cansız mankenler eşlik ediyor; onlar da hikayenin, anlatılanın bir parçası haline geliyor, neredeyse kendi başlarına hareket ediyorlar. bu sayede yaşıyor olmak ile ölmüş olmak arasındaki sınır çizgisi bir kez daha vurgulanmış oluyor.
zaman zaman da, sahnede durmadan yer değiştirerek dönen iki adam, mikki kunttu tarafından ustaca hazırlanmış ışık tasarımı sayesinde, etraflarını saran beyaz yüzeylere yansıyan sayısız gölgelerle birlikte bir kalabalığa dönüşüyorlar; bazen büyük küçük sayısız gölgelerle çoğalan, bazen de bütün gölgelerin birleştiği, üstüste bindiği bir anda, tek bir gölgeye indirgenen bir kalabalık bu! ışık tasarımı, iki adamın, kendileri sahnede birbirlerinden çok uzak mesafede dururlarken, gölgeleri sayesinde birbirlerine dokunmalarını da sağlıyor; günlük hayatta birbirine ulaşamayan bedenlerin, ruhları yoluyla iletişime geçme çabası sanki…

“zero degrees”, ilk defa 2005 yılında londra’da sadler’s wells tiyatrosu’nda sahnelendi, aynı yıl oliver (en iyi yeni dans), time out ve critic’s circle (en iyi çağdaş koreografi) ödüllerine aday gösterildi ve en son 2007 yılının ağustos ayında sidney’de dağıtılan helpmann ödülleri’nde “en iyi bale/dans yapıtı koreografisi” ve “en iyi erkek dansçı” (akram khan) dallarında ödül kazandı.
“zero degrees”in 2005 yılından beri süren dünya yolculuğu hız kesmeden devam etmekte; geçtiğimiz yaz gerçekleşen iskandinavya, arjantin, tayvan ve ispanya turnelerinin ardından ekim ayında berlin’in avant-garde sahnesi hebbel tiyatrosu’na iki yıl aradan sonra tekrar uğrayıp tıklım tıklım dolu salonda çoşkulu bir seyirci kitlesini üç gece üstüste büyüleyen ekip aralık ayında da roma ve brugges’de sahne aldı.

2 Kasım 2018 Cuma

istanbul kukla festivali'nin iranlı konuğu


başına çorap geçirmiş bir hırsız yavaş yavaş seyircilerin arasından sahneye doğru ilerler, bir yandan da etraftaki kitapları bohçasına atmaktadır. sahneye çıktığında devasa bir kitapla karşılaşır. merakla sayfalarını çevirmeye başlayınca, onunla birlikte biz de insanlığın makus talihine tanıklık ederiz; bilim ve sanatla dünyayı güzelleştiren insanlığın bir vakit sonra nasıl diktatörler yetiştirdiğine ve onların dünyayı nasıl yakıp yıktıklarına..

ebrahim shakeri, teknik olarak obje tiyatrosu olarak adlandırılabilecek "history of circulation" (sirkülasyonun tarihi) adlı gösterisinde pop-up kitap mantığını; aslında sadece mantık olarak değil, sahnede birebir devasa bir pop-up kitabı kullanıyor.
shakeri tek başına kitabın sayfalarında öne arkaya gidip gelerek, hikayenin akışına göre daha önce açılmış olan bir sayfadaki mekan ve figürlerde değişiklikler olacaksa o sayfaları tekrar açarak, figürlerle etkileşime girdiği anlarda kendini de hikayeye katarak bizlere yukarıda kısaca özetlediğim hikayeyi söz kullanmadan aktarıyor.

pop-up kitabı bir sahne gösterisi olarak kullanmak başlangıç olarak çok hoş bir fikir, daha önce de böyle bir örnek var mı bilmiyorum; ancak maalesef fikir gerek yaratıcılık açısından biraz kısır kalmış, gerekse de uygulamada sorunlar çıkarıyor.
arkadan sabitlenerek kendi kendine dik durabilen sayfalarda, shakeri serbestçe hareket edebilip iki elini kullanabildiği için, gösterinin temposu yerinde ancak bazı büyük sayfaları bir yandan açık tutarken bir yandan da sayfadaki figürleri hareket ettirmede zorluklar ve gecikmeler yaşadığı için gösterinin akışı yavaşlıyor, hikaye bu sekanslarda sarkıyor.
yaratıcılık açısından da, figürlerin hareketinde herhangi bir pop-up kitabın olanaklarının ötesine pek fazla geçilmiyor olması, gösteriyi bir süre sonra biteviyeleştiriyor.

yine de; iran'dan bir sanatçıyı seyretmek ve kukla/obje tiyatrosu açısından ilginç bir fikrin gerçekleştirilmesine tanıklık etmek keyifliydi.

1 Kasım 2018 Perşembe

bugün tbt günü :)

yıl 2002. aylardan ekim ya da kasım olmalı. aşağıdaki e-postayı pina bausch'a hitaben, tanztheater wuppertal'in info adresine yollamıştım; tabii almancasını.

"merhaba,
ben kırmızı çiçekli gömlekli çocuğum. haziran ayında paris’teydim.

theather de la ville’in önünde, bir tarafında “in the mood for pina”, diğerinde “looking desperately for one ticket” yazılı pankartımı açtıktan az sonra siz geçtiniz önümden ve tiyatronun kafesine girdiniz.
daha sonra bu olayı anlattığım arkadaşlarım, neden peşinizden koşmadığımı, size pankartımı göstermediğimi ve sırf sizin için istanbul’dan geldiğimi söylemediğimi sordular.
neden, bilmiyorum. bu olaydan aylar sonra neden şu anda size yazıyorum, onu da bilmiyorum. her şeyin bir zamanı olduğuna inanırım, sanırım bunun için de doğru zaman şimdi.

bir ortak proje için istanbul’da olduğunuzu öğrendiğimde, ben öğrencilerimle küçük bir doğu anadolu kasabasındaydım. ben döndüğümde siz çoktan ülkenize uçmuştunuz.

geçtiğimiz haziran’da paris’te "agua"yı iki defa izledim, "kontakthof ab 65 jahren"i de mulhouse’de. istanbul’da sahnelediğiniz "der fensterputzer" ve "masurca fogo" ise sizden seyrettiğim ilk eserlerdi.
siz, eserleriniz ve dansçılarınız hayatımı değiştirdiniz.

istanbul üzerine hazırladığınız eserinizin bir parçası olmayı düşünmek benim için gerçekten çok mu anlamsız ve imkansız.
mimarım, almanca biliyorum, şu anda istanbul’da akademi’de öğretim görevlisi olarak çalışıyorum.
en büyük isteğim size yardımcı olabilmek. tam olarak nasıl olacağını bilmiyorum; belki istanbul ve çevresinde rehberiniz olarak, dekor tasarımcınızın yardımcısı olarak ya da size türk kahvesi pişirerek..

sevgiler.."  

.

yıl 2004. yine ekim ayı. ilk defa wuppertal'e gitmiştim, pina bausch'un festivaline. gitmeden iki hafta önce doktoramın savunması gerçekleşmiş ve geçmiştim. kendime, taa yazdan hazırladığım hediyeydi wuppertal seyahati.

bu blogun ve instagram hesabımın adı olan, en sevdiğim pina bausch yapıtı "danzon"u, iki kere "nelken"i, "o dido"yu ve "nefes"i seyretmiştim wuppertal'de; ilk ikisi, şimdilerde kapalı olan schauspielhaus'ta, diğeri ikisi barmen operası'nda sahnelenmişti.

ilk fotoğraflar ve pina bausch'un dansçılarla birlikte selama çıktığı fotoğraf schauspielhaus'tan, selamı verilen yapıt "danzon". aynada yansımamın olduğu fotoğraflar ise opera binasından.













29 Ekim 2018 Pazartesi

yılın bu vaktini sevmemin nedenlerinden bir diğeri:



Deniz Yolaç ve kaybettiğimiz bütün öğrencilerimizin aziz hatıralarına…

ÖLÜM SANAT MEKÂN SEMPOZYUMU 9

31 EKİM-1 KASIM 2018
MSGSÜ FEN EDEBİYAT FAKÜLTESİ KONFERANS SALONU 
BOMONTİ YERLEŞKESİ

31 EKİM 2018 ÇARŞAMBA

10:00-10:30 Açılış konuşması, Gevher Gökçe

10:30-12:05 Biyografik film: Das Ende ist mein Anfang Yönetmen Jo Baier

12:05-13:00 Öğle arası

13:00-14:45 Belgesel film: At the Death House Door Yönetmenler: Steve James, Peter Gilbert

14:45-15:00 Kahve arası

15:00-15:30 Onur Beyhan, İslam Öncesi ve Sonrasında Mersiye Geleneği

15:30-16:00 Mersiyehan Kumru Dilber, Sohbet ve icra: Kerbelâ Mersiyeleri

16:00-16:15 Kahve arası

16:15-17:05 Belgesel film: Çırılçıplak [Şilfîtazî] Yönetmen Zekeriya Aydoğan’ın katılımıyla

1 KASIM 2018 PERŞEMBE

10:00-11.00 Belgesel film: Last Supper: The Life of the Deathrow Chef Yönetmenler: Mats Bigert, Lars Bergstrom

11:00-11: 15 Kahve arası

11:15-12:30 Belgesel film: Griefwalker Yönetmen: Tim Wilson

12:30-13:00 Öğle arası

13:00-14:40 Belgesel film: Facing Death: Elisabeth Kübler-Ross Yönetmen: Stefan Haupt

14:40:15:00 Kahve arası

15:00-17:00 Dücane Cündioğlu, Bir Felsefi Sorun Olarak “Tanrısal”

Programda yer alan filmler Türkçe seslendirmeli veya Türkçe altyazılıdır.

Gevher Gökçe tarafından MSGSÜ Mimarlık Bölümü programında yürüttüğü Ölüm Sanat ve Mekân seçmeli dersi kapsamında düzenlenmektedir. 

İletişim: gevher.g@hotmail.com

28 Ekim 2018 Pazar

istanbul kukla festivali'nin tayvanlı konuğu



yılın bu vaktini sevmemin nedenlerinden biri istanbul kukla festivali. festivalde şimdilik bir gösteri seyredebildim: tayvan'dan flying group theatre ile fransız l'est et l'ouest topluluğunun ortak yapımı: la naissance (doğuş).

pei-yu shih'nin kurucusu olduğu flying group theatre'ın gösterisi bir çocuğun rüyasına beni ortak etti ve çok serbest bir şekilde el kuklası, obje tiyatrosu, parmak kuklası, geleneksel gölge oyunu, tepegözle yansıtma, ışığı önden vererek gölge yaratma gibi bir çok farklı tekniği ve ayrıca da bir çok farklı estetik tercihi birarada kullanarak beni ölçeksiz ve kuralsız bir aleme götürdü. gösteri, topluluğun adı gibi sahnede artistik olarak özgürce uçan/dolaşan, hatta kanatlanan bir işti.

festival 4 kasım'a kadar devam ediyor; dünyanın dört bir yanından ayağıma kadar gelmiş bu fırsatları kaçırmayıp, ilginç olacağını tahmin ettiğim bir-iki gösteriyi daha seyretmeyi planlıyorum.
15 milyonluk şehirde 100 kişilik salonları dolduracak kuklasever seyircinin olmamasını da bir türlü aklım almıyor. bu yıl 21.si gerçekleşen festivali ısrarla ve yılmadan devam ettirdiği için cengiz özek'i candan kutlarım.

24 Ekim 2018 Çarşamba

bir pazar akşamı

on gün önce bir adamla yazışmıştı cep telefonundaki buluşma-tanışma aplikasyonlarından birinde; iki gece önce de sözleşmişlerdi, o akşam buluşmak için. adam "gizliyim" demişti, ne telefon ne mail adresi vermişti. aplikasyon üzerinden haberleşmişlerdi sadece. o akşam tiyatro çıkışı adam kapıya gelecekti; gelirse buluşacak, gelmezse buluşmayacaklardı. birbirlerini nasıl tanıyacaklardı, bilmiyordu. randevuyu bu şekilde ayarladığına göre adamın bir bildiğinin olduğunu düşünmüştü. öyle de oldu; çıkışta, fazla tereddüt etmeden birbirlerini tanıdılar, adam yaklaştı önce, adını söyledi, el sıkıştılar. kahve içip sohbet etmek için tiyatronun kafesine gittiler; adam çay söyledi o filtre. biraz sohbet ettiler. adam fena bir insana benzemiyordu.
akşam boşsan bana gelir misin, sohbete devam ederiz dedi adam, tamam dedi. onun, senin evin karşıda, benimki daha yakın, istersen bana gidelim teklifine rağmen, adam arabam var ben seni geri getiririm deyince ısrar etmedi.

yolda sohbete devam ettiler; ama daha çok konuşan oydu, adamsa kendinden pek bahsetmedi, onu da öyle can kulağıyla dinliyor gibi değildi. karşı yakayı çok bilmese de, adamın onu evine biraz karmaşık bir yoldan götürdüğünü sezdi. keskin bir dönüş sonrasında bir anda apartmanın önüne gelmişlerdi. o daha sitenin adının yazılı olduğu tabelayı göremeden, yeraltı otoparkının kepengi açıldı, arabayla rampadan aşağıya indiler. adam, bir sürü arabanın arasından geçerek, asansör şaftına en yakın konuma getirdi arabayı.

arabadan çıktılar, adam bagajdan içi çok dolu olmayan siyah bir çanta ve içinde havlular bulunan bir torba aldı. beraber asansör holüne yöneldiler. etrafta kimse yoktu. asansörle çıkarken, o sormadan anlatmaya başladı adam; siyah çanta spor çantasıymış, sabah spor yapmış, havluları da çoktandır satın almak istiyormuş, çok fazla kuzeni varmış ve sık sık ona geliyorlarmış, lazım oluyormuş.

12. kata çıktılar. apartmanın holü daracıktı, hole sadece iki kapı açılıyordu. adam 23 numaralı kapıyı açtı, içeri girdiler. girer girmez, dairenin dekorasyonu biraz garip geldi ona, modern çizgilerle tasarlanmıştı ama abartılı bir hali vardı. sanki bir şirketin misafirleri için geçici konaklama amacıyla kullanılıyor gibiydi, ya da garsoniyer olarak.

ayakkabısını, paltosunu çıkardı. adam paltoyu aldı, vestiyere astı, terlik verdi, salona geçtiler. salon sanki içinde hiç yaşanmıyormuş gibi soğuk ve boştu. krem rengi geniş koltuklar, ortadaki beyaz "tasarım" sehpa, yerdeki renkli ultra modern halı, duvardaki tablolar ve tabloların önündeki mumluklar hoştu ama mekanda yaşam yoktu; tasarlanmış ve öylece kalmış gibiydi. ilk işkillenmesi o anda gerçekleşti.

ne içersin diye sordu adam, şarap dedi, beyaz mı kırmızı mı diye sordu adam, kırmızı dedi. adam mutfağa gitti, o ise salon penceresinden dışarıya bakmaya. aynı yüksek apartmandan çok yakında bir tane daha vardı, aralarında da ışıklandırılmış bir yüzme havuzu.
içerden şarap şişesinin açılma sesi gelince, biraz önceki işkillenmesi kabardı; bu ıssız apartman dairesinde, içinde ne olduğu belirsiz siyah spor çanta ve havlu dolu bir torbayla gelmiş bir adamla birlikteydi, şarabına ilaç katabilir, çantadan kesici aletler çıkabilir, etrafa saçılan kanları havlularla temizleyebilirdi ve kimsenin ruhu duymazdı. ona ne telefon ne mail adresi vermişti; yok olsa kimse ne onun izini ne de adamınkini sürebilirdi. tiyatrodan çıkışta park görevlisi görmüştü ikisini uzaklaşırken, sonrasında ne arabayla sitenin yeraltı otoparkına girerken ne de daireye çıkarken kimseyle karşılaşmışlardı. tek bir upuzun an boyunca bunları düşününce içi çekildi ve hızlıca mutfağa yöneldi.

mutfak da cansızdı; fırının üzerinde iki küçük tencere vardı, tezgahlar boştu. burada kimse yaşamıyor gibi dedi, sahi mi diye karşılık verdi adam. o sırada tezgah üzerindeki ilaç tabletlerini gördü; kutusu hemen ilerde duruyor, içinden çıkarılmış bir sıra tablet şarap şişesinin yanında bekliyordu. heyecanı iyice arttı. adam şarap kadehlerini çıkarttı dolaptan, ışığa tutup, lekesiz olanını sana vereyim diyerek kontrol etti. kadehlere şarap doldurdu, salona geçtiler.

adamın şaraba ilaç katacağı konusundaki tahmininin doğru çıktığını düşündü. mutfağa zamanında gitmeseydi adam bunu başaracaktı da. ne yapacağını şaşırmıştı. salonun da yaşamıyor olduğunu söyleyince, gel sana evi gezdireyim dedi adam, bir yandan da anlatmaya başladı: iç mimar bir arkadaşı dekore etmiş evi, bazı şeyleri o da abartılı bulmuş ama ses çıkarmamış. gerçekten de, özellikle yemek salonu modern ama abartılı bir şekilde tasarlanmıştı, aynalar, tavanda ışıltılı kumaşlar. ve en önemlisi, sanki hiç yemek yenmiyormuş gibiydi. içeriki odalara geçtikçe, hayat belirtileri fazlalaştı; giyinme odasındaki kıyafetler, çalışma odasındaki bir iki kitap, banyo, çamaşır-ütü-temizlik odası ve yatak odası. daha çok evin bu tarafında yaşıyorsun deyince o, nerden bildin, valla öyle diye hayretler içinde kaldı adam. ya da kalmış gibi yaptı.

salona döndüler, koltuklara oturdular. şarap kadehlerini tokuşturup ilk yudumları aldılar. nasıl yapıp da ayrılacağını düşünmeye başladı, adamdan korkmaya başlamıştı ama şüphesini belli edip onu sinirlendirmek istemiyordu, hafiften eli titriyordu.
adam yerinden kalkıp, bu sert rüzgarlı havada çok ses yapıyor salon pencerelerinin panjurlarını kapatıyım deyince içindeki endişe had safhaya çıktı. sesindeki telaşı saklayamadan, kendini rahat hissetmediğini ve gitmek istediğini söyledi. olumsuz bir söz etmek istemiyordu, ama iyice korkmuştu.
adamsa onu yatıştırmak için, bu ve karşıki apartmanda çoğunlukla tanıdık-akraba oturduğunu söyleyince iyice ne yapacağını şaşırdı. gazetelerde günlerce okumamış mıydı o malum cinayet haberini; sevgilisini öldüren gence ailenin nasıl yataklık ettiğini. kendini üçüncü sayfa haberlerine fazlaca kaptırmış, fazlaca polisiye film seyretmiş olabilir miydi! "yazıyor muydu?" yoksa, paranoyak mıydı! peki ya tahminleri gerçektiyse?

gitmek istediğini söyledi tekrar. peki dedi adam sakince, şarabını bitirmek zorunda değilsin, seni hemen evine bırakabilirim diye ekledi. peki dedi o da. tuvalete gideyim önce, çıkarız dedi adam. tekrar peki diyip hemen antreye yöneldi; adam tuvaletteyken paltosunu, ayakkabısını giydi. içeriden bir fısıltı duyar gibi oldu. adam geldi, mantosunu giydi, eline uzun metal çekeceği aldı, ayakkabısını giymek için eğildi. o sırada o kapıyı açmaya çalıştı ama kilitliydi. adam öne doğru uzandığında, o geri çekilmeye çalışıyordu!

11 Ekim 2018 Perşembe

her şey meraktan!..

her sanat dalı söz konusu olduğunda herkesin sevdikleri, gönlündekiler ayrıdır. ben, sevdiğim sanatçıların şehrime gelmesini, arkadaşlarımın ve tanımadığım insanların o sanatçıların işlerini görmesini, beğensinler-beğenmesinler fark etmez o sanatçıları tanımalarını isterim. şehrimizde yabancı müzisyenlerin konser vermesi ve plastik sanatçıların sergi açması, gösteri sanatları işlerinin sahnelenmesinden görece daha kolay olagelmiştir. gösteri sanatları deyince ise, istanbul seyircisinin yabancı topluluklarla tanışabildiği en başat etkinlik iksv'nin düzenlediği istanbul tiyatro festivali'dir.

uzun zaman önce bloguma yazdığım istanbul tiyatro festivali eleştiri yazılarından birine "niye bu isimler getirilmiyor" diye bir liste de eklemiştim. şimdi o listenin afakiliğinin farkındayım; ben krzysztof warlikowski'nin, peeping tom'un gelmesini isterim, bir dostum forced entertainment der, bir diğeri maguy marin'in, başka biri simon stone'un ismini telafuz eder. dolayısıyla gönlümüzdekilerin sınırı ve ölçüsü yok.
doğal olarak, benim veya bir başkasının takip edip sevdikleriyle festival direktörlerininki de farklıdır.
ancak şunu da belirtmek isterim ki, o yazımdaki listeye isimler yazarken pek de öznel davranmamaya çalışmış, kendim seyretmemiş olsam bile avrupa'daki festivallerde adlarına rastladığım sanatçıları, yani merak ettiklerimi de saymıştım.
tabii sadece estetik/artistik tercihler rol oynamıyor bir işin istanbul'a getirilmesinde; eminim festival direktörlerinin de gönüllerinde kimler vardır bizlere sunmak için, ancak sanırım çoğu projenin hayata geçirilme aşaması mali ve lojistik olanaksızlıklara takılıyor.

önümüzdeki yine yeni bir istanbul tiyatro festivali var, bu sefer 22.cisi. festivali bahane ederek, "gösteri sanatları alanında istanbul'a şimdiye kadar kimler gelmiş" listesi yaptım.
bu liste büyük oranda iksv-istanbul tiyatro festivali'nin getirdiği sanatçıları kapsıyor ama onlarla sınırlı değil.
listeyi yaparken öznel olmamak adına, herkesin kabul edeceğinden kuşkumun olmadığı bir ödülü baz aldım: avrupa tiyatro ödülleri'ni. sanırım bu ödülün dünyada verilen en köklü ve en saygın tiyatro ödülü olduğunda herkes hemfikirdir. ben ondan daha eskiye dayananı ve daha kapsayıcı olanını bilmiyorum, bulamadım. ayrıca bu ödülün, eser bazlı değil kişi bazlı verildiği için, olabildiğince objektif olduğunu düşünüyorum.
gerek istanbul tiyatro festivali gerek idans gerekse bağımsız organizatörler sayesinde aşağıda vurgulu olanlar dışında da bir çok önemli sanatçıyı istanbul sahnesinde seyretme imkanımızın olduğunu ve bu listenin bu olguyu yadsımadığını özellikle vurgulamayı önemsiyorum.
son olarak; aşağıdaki listenin bir tespit çalışması olduğunu; ondan yorum çıkaracak olanların okuyucular olduğunu belirtmek isterim.


listedeki vurguların lejandı şöyle:
kalın: istanbul tiyatro festivali'ne -veya iksv'nin organizasyonuyla- gelen sanatçılar.
italik: idans'a gelen sanatçılar.
altı çizgili: yukarıda adı geçen iki festival dışındaki organizasyonlarla gelen sanatçılar.
[kırmızı]: sanatçıların geldikleri yıllar.
iki ayrı festivale veya festival dışı organizasyonla gelen sanatçı adlarında her iki vurgu birden kullanılmış, yıl kısmında festivalin/organizasyonun tipi belirtilmiştir.

Avrupa Tiyatro Ödülü sahipleri:
1987: Ariane Mnouchkine. 1989: Peter Brook [2006]. 1990: Giorgio Strehler [1997,1998,2006]. 1994: Heiner Müller [1997]. 1997: Robert Wilson [1996,1998,2000,2016]. 1998: Luca Ronconi. 1999: Pina Bausch [1998,2000,2003,2010]. 2000: Lev Dodin. 2001: Michel Piccoli. 2006: Harold Pinter. 2007: Robert Lepage [2018]. Peter Zadek. 2008: Patrice Chéreau. 2009: Krystian Lupa. 2011: Peter Stein. 2016: Mats Ek [2006]. 2017: Isabelle Huppert, Jeremy Irons. 2018: Valerij Fokin.

Avrupa Yeni Tiyatral Gerçeklikler Ödülü sahipleri:
1990: Anatoli Vassiliev. 1994: Giorgio Barberio Corsetti, Els Commediants [1995], Eimuntas Nekrosius [2006,2008]. 1997: Compagnia della Fortezza (Armando Punzo), Théâtre de Complicité (Simon McBurney). 1998: Christoph Marthaler. 1999: Royal Court Theatre. 2000: Theatergroep Holladia (Johan Simons), Thomas Ostermeier [2004,2012,2014], Societas Raffaello Sanzio (Romeo Castellucci). 2001: Heiner Goebbels [1996,2002], Alain Platel. 2006: Oskaras Korsunovas, Josef Nadj. 2007: Alvis Hermanis, Biljana Srbljanovic. 2008: Rimini Protokoll [2010, 2012], Krzysztof Warlikowski, Sasha Waltz [2002]. 2009: Guy Cassiers [2010, 2016], Pippo Delbono, Rodrigo García, Arpád Schilling, François Tanguy - Théâtre du Radeau. 2011: Viliam Docolomansky, Katie Mitchell, Andrey Moguchiy, Kristian Smeds, Teatro Meridional, Vesturport Theatre. 2016: Viktor Bodó, Andreas Kriegenburg [2010], Juan Mayorga, National Theatre of Scotland, Joël Pommerat. 2017: Susanne Kennedy, Jernej Lorenci, Yael Ronen, Alessandro Sciarroni, Kirill Serebrennikov, Theatre NO99, Dimitris Papaioannou [2000]. 2018: Sidi Larbi Cherkaoui [2010,2014,2015], Julien Gosselin, Cirkus Cirkor, Milo Rau [2016], Tiago Rodrigues [2011], Jan Klata.

Ödül adayları:
Radu Afrim, Akko Theatre – David Maya Sarz, Artistas Unidos, Tamás Ascher, Atelier Fomenko, Stefan Bachmann, O Bando, Eugenio Barba, Jérôme Bel [2007,2010, 2011], Calixto Bieito, David Bobée, Viktor Bodó, Lazlo Boxardi, Stéphane Braunschweig [1995,1998], Bremer Shakespeare Company, Catalina Buzoianu, Stefan Capaliku, Gianina Carbunariu, Marta Carrasco, Nigel Charnock, Philippe Chemin, Credo Theatre, Emma Dante, Leo De Berardinis, Anne Teresa De Keersmaeker – Rosas [2006,2011,2013], Emmanuel Demarcy-Mota [2012], Jacques Delcuvellerie, Michel Deutsch, Viliam Docolomansky, Dogtroep Theatre Company, Declan Donnellan - Cheek By Jowl [2004], Dejan Dukovsky, DV8 Lloyd Newson, Jan Fabre [2006], Fanny & Alexander, Abattoir Fermé [2009], Filter, Daniele Finzi Pasca, Forced Entertainment, La Fura Dels Baus [1999,2012], Massimo Furlan, Rezo Gabriadze, Miro Gavran, Kama Ginkas, Evgeny Grishkovets, Emil Hrvatin, László Hudi, Improbable Theatre, Grzegorz Jarzyna [2014], Dan Jemmett, Gilles Jobin, Kamerini Teatar 55, Frank Castorf, Katona József Theatre, Michel Keegan, La Zaranda, Eric Lacascade, Antonio Latella, Jan Lauwers - Needcompany, Johann Le Guillerm, Petr Lebl, Dea Loher, Miguel Loureiro, Michael Marmarinos, Mario Martone, Margarita Mladenova - Theatre Sfumato, Mladinsko Theatre, Enzo Moscato, Fernando Mota, Wajdi Mouawad [2017], Stanislas Nordey, Lars Norén, Miguel Orel, Suzanne Osten, Moni Ovadia - Theaterorchestra, Dusan David Parizek, Luk Perceval, Vincenzo Pirrotta, René Pollesch [2010], Aleksandar Popovski [2011,2014,2015], Omar Porras - Teatro Malandro, Silviu Purcarete [1994], Olivier Py, Ravenna Teatro-Tam Teatro Musica, Maria Ribot (La Ribot) [2009], Alex Rigola, Royal de Luxe, Ruanda 94, Thierry Salmon, José Sanchis Sinisterra, Carlos Santos, Einar Schleef, Spiro Scimone, Semola Teatro, Toni Servillo [1994, 2010], Nicolas Stemann, Galin Stoev, Meg Stuart [2008], Pawel Szkotak - Biuro Podrózy, Salvador Tavora, Teatar & TD, Teatro Due Parma, Theodoros Terzopoulos - Attis Group [1990,1991,1993,1995,1996,1999,2006,2010,2017,2018], TG Stan, Michael Thalheimer [2018], The Right Size, Théâtre de la Tempête, Teatro Meridional, Teatr Piesn Kozla, Theatre Neumarkt, James Thiérrée, Traverse Theatre, Rimas Tuminas, Gabriele Vacis, Enrique Vargas, Lotte van den Berg [2010], Vesturport Theatre, Victoria Group, Roman Viktyuk, Marius Von Mayenburg, Deborah Warner, Oscar van Woensel, Andrij Zholdak, Sándor Zsótér.

4 Ekim 2018 Perşembe

danzon'dan bir kıyak :)

hayran olduğum şeyleri başkalarıyla paylaşmak için açmıştım bu blogu on yıl önce. sevdiklerimi, gördüklerimi başkalarının da görmesi ve tabii ki sevmesi beni her zaman mutlu etmiştir.

geçtiğimiz temmuz ayından beri tanztheater wuppertal pina bausch’un yönetim kademesinde yaşanan ve çocukluğumun “dallas”ının entrikalarını aratmayan talihsizliklerden dolayı, dimitris papaioannou’nun topluluk için yaptığı bu şahane işi bu sezondan sonra seyretme imkanı büyük ihtimalle olmayacak.

"seit sie"in üç turnesi kaldı: 
2019 temmuz’daki paris turnesinin biletleri tükeneli aylar oldu.  
2019 şubat ortasındaki londra turnesi için hala bilet var, ama malumunuz, döviz bu halde değilken bile, londra çoğumuz için sadece gösteri seyretmeye gitme amaçlı tercih edilesi bir destinasyon değildir.
2018 aralık’taki atina turnesi ise hem biletler daha satışa çıkmadığı hem de olabilecek en ekonomik bütçeye sahip olacağı için bizler için en uygun seçenek. pegasus’un atina biletleri hala çok hesaplı. turne tarihlerini henüz resmi olarak açıklamadılar ama özelden soran olursa kulağına fısıldayabilirim, ki uçak biletini ve kalacak yeri daha da geçe kalmadan ayarlayabilsin :) 

biraz da iştah kabartmak için art unlimited'in eylül 2018 sayısında çıkan yazımı paylaşıyorum:







30 Eylül 2018 Pazar

"arama"nın her türlü hali: "searching"


biçimsel kararını sonuna kadar götüren sanat eserlerini seviyorum, hele o biçimsel karar içerikle de örtüşüyorsa daha da çok. evet başta, masa başında verilmiş biçimsel bir karar uygulama aşamasında zorluklara, zorlamalara yol açabiliyor. mimarlıkta tasarım yaparken de karşımıza çıkan bir şey bu. ancak, eğer zorlamalar karşılığında elde edilene değiyorsa, bir noktaya kadar biçimsel karara sadık kalmaya ve zorlamaları tolere etmeye değiyor. sinema sanatında mesela filmi tek bir uzun plan olarak çekmek böylesi biçimsel kararlardan biri.

dün sinemada bir film seyrettim: "searching" (kayıp aranıyor). sinema salonuna film izlemeye giden bir seyirciye 100 dakika boyunca büyük ekranda, günümüzün gündelik hayatında çok da uzak kalamadığı bilgisayar ekranını seyrettirmek cesaretli bir karar; bütün bir filmi sadece bilgisayar ekranında açılan pencereler yoluyla anlatmak da. ama doğrusu değiyor; "searching" çok çok iyi bir film!

filmde; hem ailenin kayıp ferdinin "aranması", hem de hepimizin internette, örneğin google'da, yandex'te mütemadiyen yaptığımız "arama"lar şahane bir şekilde üstüste çakıştırılmış.

ailenin kayıp ferdini bulamamanın verdiği çaresizliğin bir ekranın ve ekranın içinde açılan pencerelerin sınırlarına, çerçevelerine hapsoluyor olmakla anlatılması bir yanda; o pencerelerin kişiye bilmediği şeyler hakkında bilgi veriyor, yani ona dünyayı açıyor, sınırlarını genişletiyor hatta yok ediyor olması arasındaki tezatın da ötesinde, yaptığı "arama"larda ona sunulanların gerçekliğinin sorgulanması diğer yanda.

"black mirror" serisinin izinden giden "searching"de biçim-içerik bu kadar isabetli bir şekilde örtüşebilir, bir film günümüz toplumunun vazgeçilmezi interneti ve onunla bağlantılı olarak kullanılan haberleşme ve sosyalleşme kanallarını bu kadar ustaca biçim ve içeriği için kullanabilirdi. film ayrıca bir dedektiflik öyküsü olarak da her seferinde şaşırtıcı virajlar alması ve her virajın ondan önceki yolda karşılaşılan ve mantıksız gibi gözüken durumları temize çıkarması bakımından da çok başarılı ve zekice yazılmış bir senaryoya sahip.

aneesh chaganty bu bence şahane ilk yönetmenlik denemesinde senaryo yazarlarından biri de aynı zamanda. dikkat çekici bir ayrıntı olarak filmin görüntü tasarımından üç, kurgusunda ise iki kişinin sorumlu olduğunu eklemeliyim. dolayısıyla bir filmde bu dört kalem çok çok iyi olunca, oyunculuklardaki sırıtan acemilikleri ve yapım tasarımındaki ucuzlukları görmezden gelmeyi tercih ettim. "searching"i şiddetle tavsiye ederim. hemen şimdi hangi sinemalarda oynadığını öğrenmek için internette bir "arama" başlatın :)

29 Eylül 2018 Cumartesi

salzburg festivali'nde diyonisyak warlikowski

hakkında az çok okumuş olduğumdan, salzburg'da "elit" bir festivalle karşılaşacağımı biliyordum. eski yıllarda internetten takip ettiğim salzburg festivali naklen opera/konser yayınlarından da özellikle ortayaşlı veya geçkin, ama mutlaka zengin bir seyirci kitlesinin olduğunu fark etmiştim. aslında sadece bilet fiyatları bile, festivalin seyirci kitlesine dair yanılma payı az bir fikir veriyor. ancak birebir yaşayınca elitlik ve zenginlik seviyesinin, gösteriş mertebesine ulaşacak kadar dudak uçuklattığını söyleyebilirim. özellikle opera gösterilerinde neredeyse tek kravatsız ve koyu renk takım elbisesiz erkek, gece tuvaletsiz kadın yoktu. hanımlar ve beyler eğer gece tuvaleti ve takım elbise giymemişseler, büyük ihtimalle avusturyalıların milli kıyafeti trachten'lar içindeydiler. gözlemimden; sıradan giysililerin %5'lerde kaldığını söyleyebilirim.





(fotoğraflar: mehmet kerem özel, ağustos 2018, salzburg)

aynı hat üzerinde yanyana dizilmiş üç gösteri binasından [grosses festspielhaus (büyük festival binası), felsenreitschule (kayalık binici okulu) ve haus für mozart (mozart evi)] oluşan ancak dışarıdan bakılınca upuzun tek bir yapı hissi veren ve festivalin merkezi olarak tanımlanabilecek kompleksin önündeki geniş cadde festivalin kalbinin attığı yer. hemen hemen her akşam, her üç mekanda yarımşar saat arayla başlayan ya bir opera ya da bir klasik müzik konseri gerçekleşiyor.






(fotoğraflar: mehmet kerem özel, ağustos 2018, salzburg)

herkes mutlaka gösteri öncesinde bu caddenin üzerinde özel olarak festival için kurulmuş geçici barda veya yakınındaki lokantalarda içeçeklerini yudumluyor veya yemeklerini yiyorlar. gösteri aralarında ise hemen hemen herkes ya fuayeye, ya caddeye ya da caddeye bakan balkonlara çıkıyor, birbirini seyrediyor. evet, batı tiyatrosunun temeli bu "seyretme ve seyredilme" durumu üzerine kuruludur (bu konuda fuaye odaklı bilimsel bir makalem umarım yakın zamanda yayınlanacak). dolayısıyla "seyretme ve seyredilme"ye şaşırmış değilim, ancak mozart'ın şehrinde gösterişin sanattan bu kadar rol çalacağını tahmin edememiştim. benim naifliğim..

yazımın haftasonu-magazin-dergisi-dedikodu-köşesi-kıvamındaki kısmı buraya kadar. şimdi biraz mimari:



(fotoğraf: mehmet kerem özel, 23 ağustos 2018, salzburg)

yukarda bahsettiğim üç binadan en ilginç olanı felsenreitschule, çünkü salzburg'un kardinaller döneminden kalma, kayalardan oyulmuş açıkhava binicilik okulundan devşirilmiş bir gösteri binası burası.
binicilik okulu önce 1926'da max reinhardt tarafından festivaldeki açık hava tiyatro gösterileri için kullanılmaya başlanmış, 1948'de herbert von karajan ilk defa "orfeo ed euridice"yi sahneleyerek burayı operalara açmış ve 1960'larda clemens holzmeister (ki kendisi cumhuriyetimizin kuruluş aşamasında atatürk tarafından ülkemize çağrılmış ve ankara'da çankaya köşkü ve tbmm binası başta olmak üzere bir çok devlet binasına imza atmış dönemin önemli avusturyalı mimarlarından biridir) orkestra çukuru, oditoryum, localar ve üstü açılıp kapanabilir çatı ekleyerek burayı kapalı bir gösteri binasına çevirmiş.
avlu kapatılmadan önce seyirciler avlunun kaya sınırını belirleyen, üstüste üç sıra arkadlı (96 tane) cephede arkadların altında otururlarmış. mevcut arkadlar; holzmeister'in tasarımıyla sahnenin arka ve sol yan cephesinin bir parçası ve o zamandan beridir burada sahnelenen her gösteriye karakterini veren en vazgeçilmez öğe olmuş.

şimdi de bu etkileyici mekanda seyrettiğim gösteri hakkındaki izlenimlerim:


(fotoğraf: mehmet kerem özel, 23 ağustos 2018, salzburg)

bu yılki festivalde bu mekanda iki yapım sahnelendi: hayranı olduğum krzysztof warlikowski'nin rejisiyle çağdaş alman besteci hans werner henze'nin "the bassarids" ve günümüzün aykırı tiyatrocularından romeo castellucci imzalı richard strauss'un "salome" operaları. ben seçimimi warlikowski'den yana yaptım. ancak yerel ve uluslararası haberlerden takip ettiğim kadarıyla festivalin bu yıl en ses getiren gösterisi "salome"ymiş, ama castellucci nedeniyle değil, başrolü oynayan ermeni soprano asmik grigorian'ın olağanüstü yorumu dolayısıyla.

henze'nin "the bassarids"i; diyonisos ve onun kültünün takipçisi rahibelerin (bakhaların) teb'e yeni kral olmuş penteus'a rakip olmaları ve sonunda da onu katletmeleri hakkında. dolayısıyla tutku ile akıl, başkaldırı ile otorite/despotluk arasındaki savaşı kazanan tutku ve başkaldırı oluyor. librettoyu euripides'in "bakhalar" oyununu baz alarak w. h. auden kaleme almış, dolayısıyla operanın dili almanca değil ingilizce.

warlikowski görsel, mekansal ve içerik olarak tam da ondan bekleyeceğim bir şekilde yorumlamış operayı. her zamanki gibi yatay/uzun bir mekan, 1950'ler sineması ile 1980'ler pop kültürü karışımı bir estetik, ilişkilerin psikolojik derinliğine inen bir dramaturji.
warlikowski'nin kariyerinin neredeyse başından beridir onun yol arkadaşı olan sahne-kostüm tasarımcısı małgorzata szczęśniak'ın, mekan kullanımı olarak basık ve yatay tarzı, felsenreitschule'nin normal bir opera sahnesine göre abartılı uzunluktaki/yataylıktaki sahnesiyle birebir örtüşmüştü. onun başka bir alamet-i farikası olan şeffaf fanuslar (mekan-içinde-mekanlar) ise bu sefer yoktu sahnede. szczęśniak bunun yerine, üç farklı niteliğe sahip mekanı yanyana yerleştirmiş ve birbirlerine kapılarla bağlamıştı. en solda bakhaların eğlence/ayin salonu (diyonisos'un mekanı - dini mekan), en sağda yatak odası (penteus'un mekanı - özel mekan) ve ikisinin ortasında kraliyet sarayı/kent meydanı (kamusal mekan). gösteri boyunca bu mekanlar arasında akışkan bir geçiş vardı; bu hem trafiği kolaylaştırıyor hem de warlikowski'nin, protagonistler arasında kurduğu/kurguladığı (ekstra) ilişkileri daha görünür şekilde ortaya sermesini sağlıyordu. bu anlamda anne-oğul (agave-penteus) ilişkisine özel bir vurgu vardı mesela, ki warlikowski bu temayla haşır neşir olmayı da özellikle sever.










"the bassarids"in, içinde sahnelendiği  felsenreitschule'nin ham, kunt ve karanlık atmosferine (tezatlık anlamında da) çok iyi uyduğunu düşünsem de, warlikowski'den daha etkili opera yorumları/yapımları seyretmiş biri olarak, bu sefer çok fazla heyecanlanmadım.
henze'nin müziği de; kulağımın kolay takip edebildiği ve dinlemeye alışkın olduğu bir müzik olmadığından, son tahlilde "the bassarids"den müthiş keyif aldığımı iddia edemem ama; kent nagano yönetimindeki viyana filarmonisi'nin ve özellikle de diyonisos'u canlandıran sri lanka asıllı genç tenor sean panikkar'ın müzikal yorum açısından harikalar yarattıklarını fark edebildiğimi söyleyebilirim.