14 Ağustos 2017 Pazartesi

korfu'da bir hafta - II


korfu büyük bir ada; bir sürü kumsalı var. uzun süre sığ devam eden ve kum olan kumsallar derin ve çakıllı-taşlı olanlara göre sayıca daha fazla. sığ ve kum olanlarda deniz haliyle bayağı sıcak; ilerde derinleşince de sıcaklığı azalmıyor; dolayısıyla bu kumsallarda ağustos sıcağında serinlemek için değil ancak ıslanmak için denize giriyorsunuz. neyse ki derin ve çakıllı olanlar hem suyun berraklığı hem de soğukluğu açısından idealler; ama hiç biri, örneğin bir bozcaada denizi gibi, ürpertmiyor insanı.

bu yazıda adanın doğusundaki bazı kumsallar hakkında yazacağım.




adanın en güneyinde, doğu tarafına bakan kavos'u es geçmenizi öneririm. kavos teenage ingilizlerin sokaklarda çırılçıplak gezdiği, sabaha kadar gürültülü müziklerin çaldığı parti mekanı. kavos kumsalı sığ ve kumluk, denizi sıcak.

kavos'un biraz üstünde çakıllı ve derin olan boukari koyu ise muhteşem. koyda birkaç otel ve birkaç lokanta var; dolayısıyla sessiz sakin dingin bir yer.




boukari koyu'ndaki otellerden akrogiali rooms'u tavsiye ederim. hem fiyatı uygun, hem yemekleri aile işletmesi olduğu için çok güzel, hem de hemen önündeki kumsalda ağaçlar altında oturup denize girebiliyorsunuz. idealimdeki tatil mekanlarından biri; kafa dinlemek için birebir.
otelde yemekten sıkılırsanız koydaki lokantaların hepsi iyi. ben bir öğlen boukari beach fish tavern'de yemek yedim ve çok memnun kaldım. kalami tavern'i de tavsiye ediyorlar.

adanın kuzey doğusundaki kalami koyu iki lokanta ve iki barın olduğu, konaklama imkanları ise boukari'ye göre daha fazla olmasına rağmen kumsalının vıcık vıcık insan dolmadığı, güneş battıktan sonra ise hoş bir tenhalığa bürünen, geceleyin sadece ağustos böceklerinin seslerinin duyulduğu muhteşem bir yer.
bu koyun bir önce ve bir sonrasında küçük küçük koylar var; onlar da çok güzeller. tam korfu'ya özgü olarak hepsinde selvili zeytinlikler direkt deniz ile buluşuyorlar.






kalami koyunda konaklama seçenekleri geniş. ben villa rita & helena'dan kaldım. fiyatı çok uygundu. apart otel gibi çalışıyor; mutfağı bayağı donatılı. hem pervane hem havalandırma var. bütün odalar önündeki geniş zeytin ağaçlı bahçeye bakıyor. kumsal 1-2 dakika yürüyüş mesafesinde.




bayan margarita odaya girerken yerel üretim kırmızı şarap, ayrılırken de bahçenin zeytinlerinden yağ hediye etti. mutfakla espresso ve filtre kahve aletleri vardı; ben yunan/türk kahvesini tercih ettiğimizi söyleyince, bayan margarita gitti cevze ve fincanlar getirdi.






kalami koyu lawrence durrell'den dolayı ünlü; 1937-38 tarihlerinde adaya geldiğinde durrell ve eşi bu koydaki bir evde yaşamışlar. ev hala duruyor ve beyaz ev (the white house) olarak geçiyor. günümüzde giriş katında bir lokanta var. adaya gelmeden okuduğum bütün yorumlar istisnasız buranın hem yemeklerinin hem de servisinin çok kötü olduğuna dairdi. ben de şansımı denemedim.

koyda yemek yeri olarak thomas' place'i öneririm. sahipleri çok ilgili. yemekleri de ortalamanın üzerinde; ancak fiyatlar da ada ortalamasının biraz üzerinde.

kalami koyu'nda yürüyerek bir sonraki koya ulaşmak mümkün; 5-6 dakika sürüyor. bu koy iyice bakir. koydaki koulura taverna'sı iyi yorumlar almış, ancak denemeye fırsatım olmadı.

 kalami'deki bir gece, ücretsiz tekne seferiyle bir önceki koydaki (agni koyu) nikolas taverna'ya gittim. hem bölgenin hem de adanın en iyi lokantalarından biri olarak tanımlanıyor; gerçekten de öyle. aile işletmesi. servis mükemmel, yemekler mükemmel ötesi.






çok memnun kalınca ertesi gün arabayla agni koyu'na tekrar gidip, öğle yemeğini tekrar nikolas taverna'da yedim. önünden denize girilebiliyor, güneşlenmek için şezlongları var. bu yaz perşembe akşamları yunan gecesi yapıyorlarmış; maalesef kalami'de kaldığım günler perşembeye denk gelmediği için gidemedim. ama eminim çok keyifli oluyordur.

agni koyu'nda toula's seafood isimli bir yer daha var; hakkında çok iyi yorumlar yapılmış. ancak uzaktan garsonları, afişi ve dekoru bana çok fazla "tasarım tasarım" geldi. şehir medeniyetinden uzaktayken, daha otantik ve yerel mekanları tercih ediyorum; o yüzden burayı denemedim.

12 Ağustos 2017 Cumartesi

korfu'da bir hafta - I




korfu'nun neredeyse bütünü yemyeşil bir ağaç örtüsüyle kaplı; durrell'in korfu için "siyah zeytinler" altbaşlığının da belirttiği üzere yeşil örtünün en hakim ağacı zeytin.
zeytin ağaçları bizdeki gibi bodur (yere yakın) bırakılmamış, bayağı "ağaç ağaç"lar; yüksekler/uzunlar. diğer ağaçlarla birlikte zeytinler, kesintisiz açık yeşil bir örtü gibi serilmiş adanın üzerine.
korfu'yu diğer zeytinlikli coğrafyalardan ayıran en önemli özellik ise selviler. koyu, acı yeşil selviler bu açık yeşil denizin üzerinde, gelişigüzel şekilde dağılmış yelkenliler gibi. ve bu yeşil deniz sarp ve dik yamaçlarla doğrudan kah mavi, kah camgöbeği, kah lacivert denize iniyor; iki deniz, yeşil ile mavi adeta birbirinin içine geçiyorlar...
korfu'nun bu muhteşem yeşil peyzajına bakmaya doyamıyorsunuz. her adımınızda, denizdeyken her kulacınızda, arabadaysanız her virajda baktığınız yer aynı kalıyor ama açınızın değişmesinden dolayı manzara değişiyor; sanki yepyeni bir yere bakıyor gibi oluyorsunuz. ve tabii bu algıdaki en büyük etken biteyive devam eden zeytinliklere adeta "aksan" koyan selviler.
korfu'da kaldığım bir hafta sayesinde yeşile doydum; keşke birazını yanımda yaşadığım yeşil yoksunu -ve hatta düşmanı- şehrime getirebilseydim...




adanın yeşil peyzajı ne kadar doğal ve etkileyici ise, insan elinden çıkan fiziki çevre, yani mimari, o kadar niteliksiz. tabii bunda 1960'lardan itibaren başlayan kitle turizminin büyük etkisi var.
lawrence durrell ne şanslı ki korfu'da 1937-38 yılları arasında yaşamamış ve; peyzajın bile "tasarlanmış" olduğunu belirttiği italya'dan sonra buranın doğallığıyla karşılaştığında büyülendiğini yazabilmiş. 2017'de ben; keşke fiziki çevreye birazcık da olsa yetkin plancı/mimar eli değseymiş demekten kendimi alı koyamadım; hatta keşke bu plancı/mimarlar italyan olsaymış.
günümüzde korfu maalesef muhteşem koylara yerleşmiş devasa kibrit kutusu otellerin, gecekondu mimarisini andıran beton konutların ve çarpık bir yerleşimin hakim olduğu bir ada. korfu'nun nefeskesici yeşili bunları hak etmiyor.
adayı gezerken durmadan şunu düşündüm: yunanistan, nüfusu kalabalık bir ülke olsaydı, korfu yaşanacak yer olmayabilirdi.

korfu'nun en korunmuş ve italyan etkisindeki yerleşimi ve aynı zamanda başkenti kerkyra'yı gezme imkanım olmadı. 37 derece ağustos sıcağı günün hiçbir vaktinde sokakta rahatça dolaşmaya izin vermiyor.
deniz/dinleme tatili amacıyla gittiğim için de başkentte konaklama ayarlamadım, 1-2 dakika yürüyüşle denize girecek kumsal bulamam diye.
adaya indiğim ilk gün otele gitmeden önce kerkyra'ya uğrayıp gezmek istedim, ancak kentin içinde bir kaç tur attığım halde arabayı park edecek yer bulamadım. ben de, bir sonraki sefere diyerek kerkyra'dan ayrıldım ve bir hafta içinde bir daha da fırsat olmadı kente inmeye.

pratik bilgiler:
korfu'ya istanbul'dan atina aktarmalı olarak uçtum. aegean airlines (ege havayolları)'ndan aldım bileti. istanbul-atina ayağı ağırlıklı olarak thy ile ortak yapılıyor. günde tek bir uçuş bütünüyle aegean airlines'a ait. eğer yanınıza sadece 8 kg'lık el bagajı alacaksanız bu uçuş çok uygun fiyata gelebiliyor; diğer uçuşlar hep thy'le ortak olduğu için el bagajlı opsiyon mevcut değil.
ben sabah 7.15'te istanbul'dan bindim, atina'da çok az bir aktarma süresi olmasına rağmen, pasaport kontrolü o kadar seri ilerledi ki iç hat uçuşunu yakalamakta hiç sorun yaşamadım ve 10:50'de korfu'ya indim.
sekiz gün için avis'ten araba kiraladım. araba konusunda hiç sorun yaşamadım; sekiz gün tıkır tıkır çalıştı. ancak; avis depoyu tam dolu olarak veriyor, benzin parasını peşin alıyor, ve yarı veya daha azını kullanırsanız da geri ödeme yapmıyor. bir ucundan diğerine en uzun mesafenin 60 km olduğu bir adada sekiz gün kaldığım ve bayağı dolaştığım halde, deponun ancak yarısını kullanabildim. dolayısıyla yarım depo benzini avis'e hediye etmiş oldum. diğer şirketler nasıl yapıyor bilmiyorum, araştırmadım.
adada, her yunan adasında olduğu gibi yerleşimler arasında otobüsler çalışıyor, ancak korfu büyük bir ada ve gezecek-görecek çok yeri var, bazısı kumsal bazısı dağ köyü; dolayısıyla zamandan tasarruf için araba kiralamakta fayda var.

10 Ağustos 2017 Perşembe

korfu'da bir hafta - prolog



90'ların başında lawrence durrell'i iskenderiye dörtlüsü ile tanıyıp, yazarlığına hayran kaldım. bunda ülker ince'nin ödüllü çevirisinin de büyük etkisi olsa gerek. muhteşem bir anlatıdır iskenderiye dörtlüsü; sadece, ilk kitap justine'in ilk 50 sayfasına dayanmanız gerekir, sonrası su gibi akar; içine daldığınız dünya sizi sarar sarmalar..
durrell'i okumaya başladığımdan beri hep aklımda olan coğrafyalardan biri korfu'ydu. durrell'in her birinde uzun süreler kaldığı ve haklarında birer monografi yazdığı üç yunan adasından biri korfu; diğer ikisi rodos ve kıbrıs. o zamanlar bu kitaplar türkçeye çevrilmemişti, yanılmıyorsam şu anda da sadece kıbrıs hakkında olanının çevirisi var. nereden bulduğumu hatırlamıyorum ama içine tarih yazdığım için biliyorum: 1999 mart'ında üç kitabın 80'lerde rowohlt verlag'dan çıkmış almanca çevirilerini almışım. bu kitapları sözkonusu coğrafyalarda okuma kararım ancak 18 yıl sonra gerçekleşti.

durrell referansı o kadar kuvvetliydi ki, biraz da yapmak için geç kaldığım seyahat rezervasyonları sırasındaki yoğunluğum nedeniyle, korfu'yu araştıramadım. ancak seyahate bir hafta kala vaktim oldu ada hakkında ciddi bir araştırma yapmaya.
öğrendiklerimden, hiç de hayal ettiğim ve daha önce gezdiğim yunan adaları gibi sessiz sakin ve dingin bir yerle karşılaşmayacağım izlenimi edindim; hatta ayaklarım geri geri gitmeye başladı. bundaki en büyük etken, adanın 1960'larda kitle turizmine açılmış olduğunu öğrenmemdi. her yerde; aşırı kalabalık ve turistik olduğu yazıyordu. adaya ayak basmama bir hafta kala; lokantalarının kalite ve pahalılık seviyesinin dengesizliğinden tutun da, korfu'nun yunanistan'ın ibiza'sı olduğuna kadar, okurken beni hayrete ve dehşete düşüren pek çok bilgiyle karşılaştım. önümdeki, bu yaz yapabileceğim tek deniz ve dinlenme tatiliydi ve sanki cehenneme gidiyormuşum gibi bir hisse kapılmıştım. cehennemi deneyimlemek ilginç olabilir tabii, ama şu aralar ihtiyacım cennet gibi bir yerde bir hafta geçirmekti.
beklentiyi düşürmek her zaman işe yarar; beklentisiz insan daha mutlu olur. korfu hakkında okuduklarım da benim bekletimi düşürmeme yaradı. bu sayede çok keyifli bir seyahat yapmış olarak döneceğim belki de diye bile düşünmeye başladım. öyle de oldu.

1 Ağustos 2017 Salı

istanbul tiyatro festivali artık her yıl, ama nasıl!



istanbul tiyatro festivali her yıl olsun diye yıllarca diledikten sonra, ne yazık ki, festivalin her yıl olacağı haberini hevesim ve sevincim kursağımda kalarak dinledim. iki nedenden: 1- takvim değişikliği 2- süre değişikliği.

ister güney ister kuzey avrupa'daki bütün önemli tiyatro festivalleri mayıs-eylül aralığında gerçekleştirilir: avignon, edinburgh, salzburg, wiener festwochen, atina hellenic, barselona grec, lyon ve montpellier dans bienalleri, viyana impulstanz, berlin tanz im august, amsterdam holland ve julidans; hangi birini sayıyım.
festival olarak eğer dünya ligine çıkmak, orada söz sahibi olmak istiyorsanız, siz de böyle yapmalısınız, böyle de yapıyordunuz zaten; neden bu doğrudan çark, anlamış değilim!

mayıs-eylül aralığının pratik gerekçeleri var hiç kuşkusuz: ödenekli kurumlara ait salonların sezon dışı boşluğundan faydalanmak gibi. eminim ekonomik gerekçeleri de vardır; şehirlere sezon dışında ek ekonomik gelir sağlamak gibi. ama olaya sanatsal ve gösteri sanatları dünyası içinden bakarsanız festivallerin bu aylarda gerçekleştirilmesinin önemi daha büyük: bir sonraki sezonun prömiyerlerini yapmak, yaz boyunca çeşitli festivallerde ilk oyunları oynamak, ve yapımları sezona hazır hale getirmek.

tam da bu nedenlerden dolayı istanbul tiyatro festivali de başlangıcından itibaren mayıs ayını mesken tutmuştu. bir alışkanlıktı, ama aynı zamanda, dünya ölçeğinde doğru zamanı yakalamış olmaktı.
şimdi hangi aya gitti: kasım'a. eylül bile değil. hadi eylül olsa, "tiyatro festivali sezon açılışı öncesinde bir şenlik" ya da "sezona hızlı bir giriş" diye bakılabilirdi. halbuki bu haliyle, sezon başlayalı bir ay olacak, şehrin tiyatro hayatı rayına girmeye başlamışken, bir dakika, "festival yapıyoruz". yapıyorsunuz da, o festival ancak sezonun "yediği" bir festival olur, sezona "hakim" bir festival değil! hele de, evet hele de sadece 10 gün sürüyorsa.

işte buradan da ikinci değişikliğe geliyorum.

istanbul tiyatro festivali başladığı günden beridir en az üç haftalık bir süreye yayılırdı; hatta bazı heyecanlı yıllarda bu süre bir aya kadar uzamıştı. herhalde festivali kuran ve geliştirenler bu süreyi kafalarından uydurmamışlardı; bunun da dünya genelinde bir ölçeği, bir normu var.
bakın yukarıda saydığım uluslararası festivallerin sürelerine; hiç biri üç haftadan kısa değil.

şimdi ne oluyor: festival 10 güne iniyor, yani normal süresinin yarısına. 10 günlük festival mi olur!
dünyada örnekleri yok mu, var; çok az, ama var.
o festivallerin uluslararası camiada ne kadar görünürlükleri ve ağırlıkları var; tartışılır.
mesela sibiu festivali 10 günlük. ama nasıl bir 10 gün; sitesine girip bakın, sabah 10:00'dan gece 00:00'e kadar günün her bir saati, kentin açık kapalı her bir mekanı dopdolu bir festival. iksv istanbul'da sibiu'daki gibi bir festival gerçekleştirecekse başımızın üstüne.

19 nisan 2017 tarihli "45. yılında istanbul kültür sanat vakfı'ndan müjde" başlıklı basın açıklamasında; var olan festivalin program ve süresinin ikiye bölündüğü ve böylece festivalin her yıl yapılabilir hale geldiği belirtilmiş.
tam da bu: eğer var olan festivalin program ve süresini ikiye bölüyorsanız, neden her yıl yapıyorsunuz. her yıl yapılacak olması bu açılardan bir kazanç sağlamayacaksa neden her yıl.
dünyada bienal olarak düzenlenen tiyatro-dans festivalleri de var; en ünlülerinden biri venedik. yani illa her yıl festival yapmak gerekmiyor.
kaldı ki iksv, tiyatro festivali yapmadığı yılların güz aylarında özel projeler adı altında birbirinden kaliteli yapımlar getirdi istanbul'a. bu şekilde devam edebilirdi; şimdi festivalin yeni tarihi özel projeleri de içinde eritecek gibi görünüyor.

belli ki tiyatro festivalinin maliyeti iksv yönetimine fazla geliyor. zaten sanki hep üvey evlat gibi davranıldı tiyatro festivali'ne; en azından benim bir seyirci olarak dışardan algım böyle. nereden kaynaklanıyor bu algım derseniz: hiç bir festival iki yılda bir değilken, tiyatro o hale getirildi.
eğer görünürlük, doluluk ve artistik kalite söz konusuysa, bütün bu başlıklarda özellikle son 10 yılda sınıfta kalmaya aday caz festivali neden olduğu gibi durdu bütün bu yıllar boyunca.
caz festivali, ana festivalden ayrıldığından sonraki ilk yılları saymıyorum, özellikle son 10 yılda öyle kendini uluslararası camiada gösterir, ses getirir bir seviyeye çıkabildi mi? içerden nasıl gözüküyor peki caz festivali; seyircisi var mı, kendini çevirebiliyor mu? ama hayır, caz festivaline dokunmak sanki cız. onu da iki yılda bir yapsaydınız ya da indirin bir haftaya, adına da "caz haftası" deyin; neden indirmiyorsunuz; hem daha kompakt olur. temmuz sıcağında kaç gerçek cazsever kalıyor ki istanbul'da; toplasan zaten 600 kişi (bu sayı için sevin okyay'ın yalancısıyım).
tiyatro'nun şimdi başına gelen, film festivali'nin geçen seneden beridir başında; bu konu hakkında yazan çizen, eleştiri getiren, yakınan olmadı; herkes kabullendi. film festivali başından beri sayısız ünlü yönetmenin, oyuncunun ülkemize gelmesini sağlamış, daha da önemlisi burada bir yönetmen ve eleştirmen kuşağını eğitmiş, sinematek gibi çalışmış, ve istanbul'un görünürlüğünü arttırmış en önemli ve popüler etkinliklerden biri. iksv yönetimi onu neden 10 güne indirdi? genç ve dinamik !f bağımsız film festivali 10 günlüktür, sezonluk filmleri sezon başlamadan sunan filmekimi 10 günlüktür; ama istanbul film festivali, nam-ı diğer sinema günleri, oldum olası 16 gündür, bu onun dna'sında var; şehirle ve seyircisiyle kurduğu ilişkide var; nisan'daki film festivali bir filmekimi değil.
iksv'nin festivallerinin karşılaştırmasını bir de şu bağlamda yapabiliriz: müzik festivalinin kalitesine ve programına söyleyecek söz, edecek eleştiri yok; zaten iksv'nin var olma nedeni ve ana gemisi olarak müzik festivali bir tane. ama şu gerçeği de unutmamak lazım: 10 yıl öncesine kadar müzik festivali yurtdışından önemli solist ve orkestraları istanbul'a getiren bir etkinliğin ötesinde bir değer taşımıyordu. ne zamanki açılış konserlerine genç sanatçılar solist yapılmaya, festival buluşmaları adı altında yerli ve yabancı sanatçılar biraraya getirilmeye ve birbirinden ünlü ve önemli çağdaş bestecilere siparişler verilmeye başladı, o zaman festival hem içerde gençlerin ve sanatçıların yetişmesine anlamlı bir katkı sunar oldu hem de uluslararası alanda daha görünür.
45 yıllık müzik festivali için sadece son 10 yıldır geçerli olan bu durum, tiyatro festivali için yıllardır geçerliydi zaten: robert wilson'la (2000), pina bausch'la (2003), terzopoulos'la (1999) yapılan ortak projelerin değeri çok açık değil mi! pina bausch'un "nefes"i hala dünya sahnelerini dolaşıyor, -2018 temmuz'unda tekrar paris'te sahnelenecek mesela- ve afişlerde "iksv tiyatro festivali ortaklığında" diye yazıyor; bundan değerli ne olabilir! ve çok iyi hatırlıyorum, "nefes"e sponsor bulunamamıştı da iksv kendi kaynaklarıyla finanse etmek zorunda kalmıştı projeyi; ama ne kadar isabetli ve uzakgörüşlü bir kararmış; gerçekleşmesini sağlayanlara tekrar tekrar teşekkürler. öte yandan; ostermeier'in, bausch'un ve bir çok başkasının festivaldeki gösterilerinin, tiyatro sanatçılarımızın üretimleri üzerindeki bariz etkisinden bahsetmiyorum bile.
lafı uzatarak demeye çalıştığım: tiyatro ve film festivalleri iksv'nin en önemsediği müzik festivalinden bile yıllar yıllar öncesinden itibaren hem sanatçı yetişmesinde bu ülkeye katkıda bulundular, hem de şehrin yurtdışındaki görünürlüğünü arttırdılar.
iksv yönetimi lütfen bu gözle festivallerini tekrar değerlendirsin; caz festivalinin kime ne katkısı olduğunu tekrar gözden geçirsin. aynı şekilde; nereden, kimin aklından çıkan, ne işe yaradığı belirsiz "tasarım bienali"ni sorgulasın; anlı şanlı, uluslararası ses getiren bir bienal'imiz var zaten, bir de tasarım'a gerek var mı.
iksv yönetimi kendi festivallerinin, yıllar boyunca büyük emekle oluşturduğu kendi değerlerinin yerleşmiş karakterlerini zedelemesin. hadi; maliyetler, küçülme isteği, zamanın "fast food" ruhu, çeperde ülke olmanın verdiği handikaplar gibi sebeplerle bazı kısıtlamalara, değişikliklere gitmek gerekiyor diyelim. peki; o zaman bu değişiklikler diğer festivallere de uygulansın; eşit davranılsın.
iksv yönetimi küçülmek, maliyetleri kısmak istiyorsa doğrudan tasarım bienali'ni kaldırsın, caz'ın süresini yarıya indirsin, müzik festivalini üç hafta yapsın.
ve her şeyden önemlisi: iksv yönetimi tiyatro ve sinema sanatlarının günümüzde dünya üzerinde hala büyük değerinin, ağırlığının ve görsel algıya hitap eden sanatlar olarak daha görünür ve popüler olduklarının farkına varsın!

tekrar tiyatro festivaline yoğunlaşırsam:
festivalin yıllarca lokomotifi yerli yapımlardır. biletleri ilk biten onlardır. 1- çünkü yerli yapımların bilet fiyatları ucuzdur 2- halk kendiyle meşguldür, yabancı kültürlerle çok da ilgili değildir (ikinci saptamam sosyoloji alanına giriyor ve eminim uzun tartışmalara neden olur. bir tek soru sorarak saptamamı savunacağım: istanbul gibi dünya metropolü olduğu iddia edilen bir şehirde kaç farklı yabancı ülke mutfağı tadabileceğiniz lokanta var ve bunların sayısı kaç tane?)

şimdi siz eğer lokomotif görevi gören, seyirciyi heyecanlandırarak motive olmasını sağlayan, hakkında en çok konuşulan ve programda ezici çoğunluğa sahip yerli yapımları yarı yarıya azaltırsanız, festivalin hayat suyunu kesmiş olursunuz. kaç yerli yapım? 10.
10 yerli yapımla festival mi olur! hem de o 10 yerli yapımı festivalin bittiği günün hemen ertesinden itibaren seyretme imkanımız olacak; çünkü sezonun içinde olacağız.

kaç tane yabancı yapım olduğunu yazmak istemiyorum bile: dört.
istanbul'da her yıl gerçekleştirilen diğer sahne sanatları festivalleri; yani kukla festivali, artık yapılmayan ama altı yıl sürmüş olan idans festivali, iki yıldır yapılan dünyada bir köşe festivali, ve geçen yıl ilk defa yapılan atta gençlik ve çocuk oyunları festivali her yıl rahatlıkla en az 3-4 yabancı yapım getirebiliyorsa, yılların iksv'sinin prestijli etkinliği için dört yabancı yapım nedir ki; dişinin kovuğuna bile gitmez!
evet, belki yukarıda adını saydığım festivallerdeki yabancı yapımların her biri prodüksiyon olarak çok yüklü değiller, dolayısıyla getirilmeleri daha kolay, ama inanın her şey prodüksiyon değil! ben bu festivallerin hepsinde birbirinden etkileyici, yaratıcı, düşündürücü yabancı yapımlar izledim. iksv de illa dört "büyük" prodüksiyon getirmek zorunda değil; 2 büyük, 2 orta, 3 de küçük ölçekli prodüksiyon getirse, al sana, senin getirmeyi öngördüğünün iki katı yabancı oyun.

her şey sayılardan ibaret değil tabii ki; nicelik mi nitelik mi dersek, tabii ki nitelik. az ve öz olacaksa da, o zaman hakkıyla olsun. nasıl mı?
hadi her şey kabul: kasım ayı, 10 gün, 10 yerli 4 yabancı yapım. böyle sınırlı bir kapsama sahip bir festival bence ancak "butik" bir festivaldir; yani çok özel, her seferinde tek defalık.
festival eski yıllarda belli tema ve alt temalara göre sunulurdu. programda yaklaşık 25-30 yapım olunca, tema ve alt temalar oluşturmak programı omurgalaştırıyordu; gelişigüzellikten kurtarıyordu. artık 14-15 yapımdan bahsediyorsak; festivali belli tek bir tema altında toplama politikası daha isabetli bir şekilde hayata geçirilebilir.

bu konuyla ilgili küçük bir parantez:
yerli yapımları hala başvuru sistemiyle belirlemek de doğru mu acaba? dünyada başvuruya göre programı belirlenen tiyatro festivali var mı?
zaten topu topu 10 tane yerli yapım.

butik festival'den kastımı biraz açıyım:
festival direktörü istanbul tiyatro sahasına inerek, camiayı sıkı takip ederek, tabir caizse camiaya nüfuz ederek; kimin hangi köşede ne yaptığını ve esas, neler yapabileceğini, nerede kimde nasıl bir potansiyel, kapasite olabileceğinin kokusunu alarak; yeri geldiğinde bazı genç tiyatrocuları ve toplulukları cesaretlendirerek, tabii ki risk de alarak; her sene kendi belirlediği belli bir vizyon, belli bir tema çerçevesinde, kendi seçtiği ve davet ettiği toplulukların, tema çerçevesinde karar verilen oyunlarından oluşan butik bir festival sunabilir istanbul seyircisine. sunmalıdır da. bunun sorumluluğunu da alarak!
bence bazı yapımlar da sadece festivale özgü olmalı ve sadece festival sırasında sahnelenmeli. nasıl müzik festivali "festival buluşmaları" adı altında yerli ve yabancı müzisyenleri tek defalığına istanbul'da buluşturuyorsa, tiyatro festivali de benzer organizasyonlar yapmalı; illa yabancılar ile yerlileri buluşturmaya gerek yok, yerli sanatçılar arasında daha önce yanyana gelmemiş kişileri biraraya getirmek bile bir heyecan yaratır. örneğin avignon'daki "sujets à vif" etkinlikleri gibi..
direktör gerekli görürse, her sene yanına sahadan bir sanatçıyı danışman veya ortak artistik direktör olarak da alabilir; yine, aynı bir dönem avignon'da yapıldığı gibi.
böyle yapıldığı takdirde tiyatro camiası her sene olduğu gibi "ben niye seçilmedim de o seçildi", "hangi kriterlere göre seçiliyor" gibi tartışmalara girememiş olur; girmek isteyen yine girer ama eninde sonunda direktörün artistik bakışıdır hangi yapımları festivale davet ettiğini belirleyen. sanatın kriterleri olur mu! iksv her ne kadar adında vakıf ibaresi de olsa devlet kurumu değil, dolayısıyla kimseye eşit mesafede durmak zorunda değil, durmuyor da zaten, duruyormuş gibi yapıyor.
bu festival ancak böyle kurtulur. iksv eğer bu etkinliğe sadece "eskisini ortadan ikiye kestik birer festival çıkardık" mantığıyla yaklaşırsa yazık olur; festival gelişigüzelleşir.

istanbul festivali'ne ilk defa beş yaşımda annemin elini tutarak gittiğim; ilkokul öğrencisiyken macar ulusal kukla tiyatrosu'nun temmuz sıcağında bomboş akm büyük salondaki muhteşem gösterisini izlediğim -ve hala unutamadığım-; divamız, gururumuz leyla gencer'den aya irini'deki konser arasında kuliste imza aldığım; lise öğrencisiyken bet sesli çevirmenlerin anında çeviri yaptıkları sinema günlerinde sinirlendiğim, istiklal'deki protesto yüzünden 50 dakika geç başlayan günaha son çağrı filmini emek'te, çevirmen bulunamadığı için türkçe çevirisiz çingeneler zamanı'nı gazi'de seyrettiğim; moskova oda tiyatrosu'ndan sahnenin bütünüyle küllerle kaplı olduğu köpek kalbi'ni elimize oyun öncesi tutuşturulan tek sayfalık sinopsisten anladığım kadarıyla izlediğim; üniversite öğrencisiyken akm'nin önünde iki gün üç gece süren bilet kuyruklarında beklediğim; akm'nin büyük sahnesinde pina bausch'tan merce cunningham'a, mark morris'ten efsanevi balet jorge donn'lu bejart'ın bolero'suna, 90 yaşında tekerlekli sandalyede alkışa çıkan martha graham'dan marcel marceau'ya, bahar ayini'ni yorumlayan yüzyılımızın efsanevi şef ve bestecisi pierre boulez'den ravi shankar'a, narciso yepes'e, ultima vez'in blush'ından sasha waltz'in körper'ine; açıkhava sahnesinde festivalin 10. yılında londra festival balesi'yle giselle'de rudolf nureyev'den, 20. yılın programına son dakika dahil olan white oak dance project ile mikhail barişnikov'a, konser öncesi istanbul'da kulaktan kulağa yayılan sakın şarkı aralarında alkışlamayın yoksa konseri bırakır uyarısıyla manos hadjidakis'ten, sağnak yağmur altında chris de burgh konserine, miles davis'ten, keith jarrett'a; rumelihisarı'nda ışık ayarından dolayı çok geç başlayan persefone'den ispanyol els comediants'ın muhteşem balonlarına; aya irini'de çırılçıplak kalan kral lear ian holm'den katia ricciarelli'ye, dünya tatlısı vladimir spivakov'dan, konserin ilk parçasını aya irini'nin içinde hareket ederek icra eden jan garbarek'li hilliard ensemble'a; ses tiyatrosu'nda piyano ile adeta sevişen ute lemper'den akm büyük salonu esir alan hanna schygulla'ya, lütfi kırdar'da kırmızı bir yel gibi esen milva'dan gisela may'e; spor ve sergi sarayı'ndan tavana devasa bezler asılarak dönüştürülen konser mekanında gencecik gidon kremer'den afrikalı diva miriam makeba'ya, yavaş çekim hareket eden yuri temirkanov'dan, ilk defa zubin mehta'yla, ikinci defa kurt masur'la gelen new york filarmoni'ye, michel plasson'dan penderecki'nin bizzat yönettiği kendi başyapıtı leh requiem'ine; kevin spacey'den john malkovich'e, jeanne moreau'ya; jan fabre'den peter brook'a; istinye sırtlarında özel inşa edilen mekanda 15 gün boyunca sahnelenen bartabas'ın at tiyatrosu'dan antrepo'yu büyük bir deneyim mekanına çeviren william forstyhe'a; defalarca istanbul'a konuk olan ostermeier'den terzopoulos'a; topkapı sarayı bab-üs saade kapısı'nın önündeki saraydan kız kaçırma temsillerinden aya irini'de pier luigi pizzi'nin sahnelediği bayezid'e; evet, bunlara ve daha pek çok başkalarına tanık olduğum ve hepsinin anısını hala bedenimde taşıdığım düşünülürse*, 41 yıllık iksv etkinlikleri seyircisi, bu upuzun zaman zarfında sadece ve sadece iki gösteriye davetiyeli girmiş ve başlangıcından beri lale kart üyesi sadık bir "müşteri" olarak eğer bana bir söz hakkı düşüyorsa; benim tiyatro festivaline yapılan bu operasyondan anladığım, festivali küçültmek. ama, aman dikkat edin, küçültiyim derken kaybolmasın!


*son paragrafta saymakla bitiremediğim isim ve anılarla heyecana kapılıp bilinçsizce abarttığım sanılmasın; kasti yaptım. amacım; 45 yıllık iksv tarihinin 41'inde istanbul sahnesinden kimlerin geçtiğini, iksv sayesinde meraklı ve iksv'ye güvenen bir istanbullunun sahnede kimleri kanlı canlı seyretmiş olduğunu, ve istanbullular olarak iksv'ye kimleri borçlu olduğumuzu hatırlatmaktı.