17 Şubat 2016 Çarşamba

"dünyanın yemeği": çocuk oyunu deyip geçmeyin, pişman olursunuz!


dünyanın merkezinden, roket üzerinde aya; denizler altından, balonla ormanlar üzerinde; balinanın karnından, bulutların arasına macera dolu bir seyahate hazır mısınız! üç temel coğrafyada; karada havada ve suda son sürat nefes kesen bir macera var mısınız! jules verne'den georges melies'ye, pinokyo'dan yunus peygambere kadim ve modern bütün hikayelere göz kırpan bir hikaye seyretmeye ne dersiniz! afiş ve tanıtımlarda "+7 yaş çocuk oyunu" yazdığına bakmayın, tiyatrotem'in "dünyanın yemeği" bu sezonun en dinamik, yaratıcı ve eğlenceli yapımlarından biri.
tiyatrotem'in kurucuları ayşe selen ile şehsuvar aktaş bir çırpıda geçen 45 dakikada, müthiş bir hareket koreografisiyle, hayır yapım bir fiziksel tiyatro veya dans tiyatrosu örneği değil, cezbedici ve çetrefil kelime oyunları ve hikaye anlatma becerisiyle 7'den 70'e her yaştan seyircinin gözleri önünde eğlenceli bir hikayeyi görselleştiriyorlar.

tiyatrotem, anlattıkları hikayeler kadar hikayeleri anlatma şekilleriyle türkiye'nin özgün ve yaratıcı tiyatro topluluklarından biri; gerek anlattığı hikayelerin içerik kurgusu (örneğin tekrarlar, içiçe geçmeler) gerekse de anlatma şekilleri (meddah, ortaoyunu, karagöz..) bu coğrafyanın geleneğinden besleniyor, güçlü esinler taşıyor ama kopya değil, tozlu hiç değil; her yeni yapımlarında taptaze fikirler var, ve "günümüzün en son teknolojilerini" kullanıyorlar..

"dünyanın yemeği" bir gölge oyunu örneği. bir üst anlatı ile birbirine bağlanan küçük hikayelerden oluşuyor. bir aşçının hükümdarına, içine koyacağı malzemeleri canla başla bulmaya çalışarak "hörşey" adlı yemeği hazırlama hikayesini konu ediniyor.
üst anlatı tek bir mekanda; sarayın mutfağında geçiyor. küçük hikayeler ise karada, havada ve suda hızlı bir dünya seyahati yapmamızı sağlıyorlar.
üst anlatı ile alt hikayeler gölge oyunu tekniği olarak birbirinden farklılaştırılmışlar. bu aynı zamanda ikisinin estetikleri arasında da farklılık oluşturulmasını sağlamış.
üst anlatı sıcak ışıkla, renkli ve klasik anlamda eklemli (yani hareket ettirilebilir) ve sopalı gölge oyunu figürleriyle; küçük hikayeler ise soğuk ışıkla, tek renkli (beyaz) ve silüet tekniği (yani hikayedeki olayları betimleyen hareketsiz panolar) kullanılarak görselleştiriliyor.

özellikle küçük hikayelerin anlatılış şekli, silüet tekniğinin kullanılmasında bir yenilik içeriyor sanırım.
ne mi yapıyor anlatıcılar? hikayelerin olaylarını betimleyen pano parçalarını gölge perdesinin arkasına yerleştirme eyleminin altını kapkalın bir şekilde çiziyorlar. evet silüet tekniğinde kullanılan panolardaki betimlemeler hareketsiz; ancak 1- sözlü anlatımın iki anlatıcı arasında atışma ve hatta yarış yaratacak şekilde paylaştırılmış olması 2- çok sayıda panonun perdeye sözlü anlatıma koşut olarak arka arkaya hızlıca yerleştirilip çıkarılması ve 3- yerleştirip-çıkarma eyleminin "gösterile gösterile" yapılması, o hareketsiz panolarla yapılan anlatıma hareket katıyor, hikayeleri "hareketlendiriyor".



tipik palyaço ve aşçı kıyafetlerinden esinlenilmiş ve bana bir çift tuzluk-biberliği anımsatan anlatıcı kostümleri; gölge perdesinin iki yanına yerleştirilmiş ve üzerinde her biri bir alt hikayenin gerektirdiği pano yığınlarını içeren dört paketin durduğu birer masadan oluşan mekan da yine, türkiye sahnelerinde ender olarak rastladığım en sade, işlevsel, özenli, incelikli ve aynı zamanda estetik tasarımlardan biri.

"dünyanın yemeği" küçük seyirciler düşünülerek hazırlanmış büyük bir yapım. büyüklüğü hiç bir anlamda niceliğinde değil, her anlamda niteliğinde. kaçırmayın..

12 Şubat 2016 Cuma

hiç bitmesin istediğim "en kısa gecenin rüyası"



türkçede genellikle "bir yaz gecesi rüyası" diye bilenen, can yücel'in yaramaz çevirisinde adını da "bahar noktası"na dönüştürdüğü william shakespeare'in ünlü komedisinin yeni bir çevirisi ve adı oldu moda sahnesi'nin yapımı sayesinde: "en kısa gecenin rüyası".
isim konusunda topluluğun internet sitesindeki 13.08.2015 tarihli prova notlarında çevirmen emine ayhan'ın çok detaylı ve bilgilendirici bir açıklaması var; tavsiye ederim.

geçen sezon istanbul sahnelerinin en iyi yapımı bence istanbul şehir tiyatrosu'nun popovski rejisiyle sahnelediği "bir yaz gecesi rüyası" idi. daha içinde bulunduğumuz sezon bitmedi, ama şimdiden sanırım benim için bu seferkinin de en iyisi yine aynı shakespeare oyunu oldu; bu sefer kemal aydoğan'ın yorumuyla.

shakespeare'in diğer bir komedisi "onikinci gece"nin belki ana teması roller/cinsiyetlerdir, ama yan temalarından biri de orman ile kent arasında kurulan ikiliktir.
moda sahnesi'nin bu yapımından hareketle benim çıkarımım, aydoğan'ın anafikrinin ikilikler/aynalamalar olduğu. 

oyun her bir özelliğiyle ikilikler/aynalamalar üzerine kurulmuştu: seyircilerin oturtulma şekli (sahnenin ortaya alınıp seyircilerin birbirine bakan karşılıklı trübünlere yerleştirilmesi); sahne mekanının kullanılma şekli (sahne sahne protagonistlerin sahne mekanına dağıtılma şekilleri; figürlerin sahne mekanının gerek uzun yönünde gerek kısa yönünde gerekse de çaprazlarda yaratılan aynalamaları); kentteki hükümdar, karısı ve başhizmetçi ile ormandaki periler kralı, kraliçesi ve kralın sağ kolu puck arasında, asiller (kral, kraliçe ve aşıklar) ile kentin esnaflarından oluşan alt tabaka arasında ve aşıklar da kendi içlerinde aynalamalara sahiptiler; ve tabii ki en büyük ikilik, yani kadın ile erkek arasındaki ikilik bu yorumun temel direğiydi sanki.
üst-alt tabaka ikiliği dili doğru telafuz etmek ile şiveler arasında yaratılan farklılaşma dışında, özellikle oyunun dans sahnelerinde çok güzel verilmişti; üst tabakanın bale ve salon danslarından esinlenen koreografisi ile alt tabakanın folklorik dansı. 
kadın ile erkek arasındaki ikilik de yine son sahnede en bariz şekilde ortaya kondu; kadınların kalpleriyle, duygularıyla, gönülleriyle, içtenlikleriyle hareket etmeleri (esnafın naif oyununa hoşgörüyle yaklaşmaları, oyun içindeki oyunda anlatılan hikayeyi anlıyor olmaları) ile erkeklerin "güya" akıllarıyla, düşünceleriyle, dışarıya doğru davranışları (esnaf oyununu küçümsemeleri, alaycılıkları, nesnel ölçütlerle oyun içindeki oyuna yüzeysel bakarak, gerisindeki anafikri kaçırıyor olmaları) bu kadar mı incelikle verilebilirdi.
ve kemal aydoğan'ın rejisi sayesinde bir kere daha idrak ettik ki, shakespeare'in komedileri buzdağları gibi, görünen yüzeylerinin altında çok ciddi bir derinlik, alt katmanlar barındırıyorlar; yeter ki oralara ulaşıp günyüzüne çıkarılabilsinler..

topluluğu oluşturan her bir oyuncunun adını teker teker saymak zor; her biri ayrı iyiydi.
sahne tasarımı (bengi günay) yalın, işlevsel ve evet basitliğine rağmen son derece görseldi. içinde bulunulan tiyatro mekanının yapısal özelliklerinin kullanılmış olması da (ağaç gövdeleri ile duvardaki kolon sağırlıklarının denk getirilmesi) ayrıca sadeliğe hizmet eden hoş bir fikirdi.
müzik (can güngör), koreografi (yeşim çoşkun) ve kostümler de yine oyunun diğer artılarıydı. oyunda şarkı olduğu için, keşke müzik de banttan değil canlı olsaydı. eğer sorun maliyetse, tek bir enstrümanla, tercihen elektro gitarla çözülemez miydi..
ışık da (irfan varlı) bir tek, şarkı sahnesinde her bir boşluktan koro çıktığında, koronun çıkmadığı boşlukların da aydınlatılıyor olmasıyla rahatsız etti beni; yoksa genel olarak sade ve düzeyliydi; öne çıkmadı.

yapımla ilgili tek temel derdim; sahne mekanının bütün oyuncu giriş-çıkışlarının, biri dışında hepsinin serbest olmasıydı. sahneyle aynı kottaki direkt girişin kapısının olması diğerleriyle farklılık yaratıyordu ve maalesef benim anlayabildiğim kadarıyla bu kapılı girişin oyunun içinde anlamsal bir karşılığı (mesela sadece kent sahnelerinde kullanılması gibi bir işlevi/anlamı) yoktu. hele de orman sahnelerinde bazen bu kapılı giriş-çıkışın kullanılması atmosferi iyice bozuyordu. hal böyle olunca, insan keşke mimari olarak geçici bir çözüm bulunsaymış, o giriş-çıkış da geçici olarak kapısız hale getirilseymiş diye geçiriyor içinden.

bu minör eleştirim bir yana; "en kısa gecenin rüyası", üç saate yaklaşan süresine rağmen hiç bitmesin isteyecek, ve en kısa zamanda tekrar izlemek üzere bilet alacak kadar beğendiğim bir yapım. eğlenceli olması, bol bol gülmek bir yana, kemal aydoğan'ın yorumunun beni en çok etkileyen yanı oyun metninin özüne dair tek bir fikrin yapımın her özelliğine sinecek bütünlükte sahnelemeye sindirilmiş olmasıydı. merakı tiyatrodan geçen herkese tavsiye ederim..

10 Şubat 2016 Çarşamba

dans dünyasında sürpriz transferler

sanat kurumlarının verdikleri ürünlerle ses getirdikleri ülkelerde genel sanat yönetmenleri kurumların sanatsal stratejilerini çizen, önünü açan, imkan sağlayan, görev yaptıkları süre zarfında kurumların direği olan kişilerdir.
bu konuda bir haftadır iki sürpriz haber aldık iki önemli bale/dans topluluğuyla ilgili. pina bausch'un mirası tanztheater wuppertal'in başına 2017'den itibaren bir dramaturg geçiyormuş. ve paris ulusal opera balesinin çiçeği burnunda star genel sanat yönetmeni benjamin millipied görevinden ayrılmış.



ilkiyle başlayalım: bausch'un 2009'daki ölümünden sonra topluluğun en kıdemli dansçısı dominique mercy ve bausch sağ kolu robert sturm üstlenmişlerdi genel sanat yönetmenliği görevini, sonra yine topluluğun kıdemlilerinden lutz förster sürdürmüştü bu görevi. förster 2016 yazı'na kadar devam ettikten sonra, hayattayken pina bausch'un başkanı olduğu essen'deki folkwang üniversitesi'ndeki profesörlüğüne geri dönecekmiş. 2017 kışından itibarense topluluğun başına, göteburg devlet operası dans topluluğu danskompani'den transfer edilen dramaturji kökenli adolphe binder geçecek.
romanya doğumlu, 46 yaşındaki binder berlin alman operası'nda dramaturgluk, berlin komik opera'da dans bölümü şefliği, bir çok uluslararası dans organizasyonu yöneticiliği yapmış; 2011'den beri de üç kişiden oluşan göteburg danskompani genel sanat yönetmenlerinden biriymiş.
wuppertal'in bağlı olduğu kuzeyren-vestfalya eyaleti kültür bakanı ve wuppertal belediye başkanı verdikleri demeçlerden bölgeye/kente uluslararası bağlantıları olan bir ismi çektikleri için çok sevinçli gözüküyorlar. binder'in görev süresi şimdilik 2022'ye kadar sürecek; ancak 2022 aynı zamanda; büyük meblağ tuttuğu için onarımı yapılamadığından wuppertal'de yıllardır kapalı duran, son almanya seçimleri sonrasında kurulan hükümetin kültür programında uluslararası pina bausch merkezi'ne dönüştürülmek üzere finans sağlanacağı garantisi verilmesi üzerine dönüştürme projeleri hazırlanmaya başlanan wuppertal şehir tiyatrosu binasının açılacağı yıl. dolayısıyla binder pina bausch merkezi'ne hazırlık yıllarında da önemli bir görevin başında olacak.



haberlerin ikinci ise çok daha ani ve sürpriz oldu. benjamin millipied paris opera balesi'nin başına geleli daha sadece iki yıl olmuştu. bu sezon için hazırladığı program da bayağı alımlıydı. millipied instagram ve facebook hesabından düzenli olarak topluluğun gösterilerinden, provalarından fotoğraflar, videolar paylaşıyordu. millipied bir yandan da kendi özel topluluğu los angeles bazlı l.a. dance project'le çalışmalarını sürdürüyor.
paris ulusal opera balesi'nde millipied'nin yerine, "doğma büyüme paris ulusal baleci" tabir edilebilecek aurélie dupont getirilmiş. 2016 ağustos'unda göreve başlayacak olan 43 yaşındaki dupont çocukken operanın bale okuluna girmiş, toplulukta corps de ballet'de dans etmiş ve geçtiğimiz baharda topluluktan ayrılmadan önceki 25 yıl boyunca da „étoile“ (yıldız) dansçı mertebesindeymiş. topluluğun genel sanat yönetmenliğini 25 yıldan uzun bir süre sürdürmüş ve bu zaman zarfında hazırladığı repertuar ve işbirliği içine girdiği pina bausch, maurice bejart gibi dansta kilometretaşı koreograflar sayesinde topluluğa uluslararası anlamda ün ve yer kazandıran klasik bale kökenli brigitte lefevre gibi güçlü bir kişilikten sonra, modern dansa göz kırpan işleriyle genç ve dinamik koreograf benjamin millipied iyi bir seçimdi kanımca; gitmesi topluluk için yazık oldu sanki. bakalım, yine bale kökenli dupont yeni bir lefevre olur mu; zaman gösterecek..

8 Şubat 2016 Pazartesi

hikaye anlatmak: DV8'ten "john"



ilk defa bir llyod newson-dv8 yapımını canlı izleme imkanım oldu. fiziksel tiyatronun mucidi llyod newson'ın iki yıldır dünyayı dolaşan son işi "john"un dünya sahnelerindeki son gösterimi aralık ayında paris'te gerçekleşti. "john" güz festivali kapsamında paris'in hip parkı la villette'in mezbahadan dönüştürülmüş grande halle de la villette'ine konuk oldu; dünya turnesini kapalı gişe bitirdi.

"john", ingilizler için bile çetrefil sayılacak bir konuyu, eşcinselliği, yaşanmış gerçek hikayeler üzerinden anlatıyor. llyod newson farklı kişilerle uzun ve derine inen söyleşiler gerçekleştirmiş ve daha sonra bu söyleşilerden yola çıkarak, kurgulayarak bu işi hazırlamış. newson'ın tek bir kişinin başından geçiyormuş gibi anlattığı girift hikaye, gerçekte ağırlıklı olarak tek bir kişinin yaşadıkları üzerine kurulmuş da olsa aslında bir çok farklı hikayenin birleşiminden oluşuyormuş.

protagonist, john, bazen dış sesle bazen direkt sahne üzerinde onu canlandıran oyuncunun konuşması yoluyla başından geçenleri anlatıyor. duraklamadan, bir dostuna anlatır gibi, normal bir hızda.
ve anlattıklarının hepsi söz ağzından çıktığı anda sahnede canlandırılıyor.
bu "doğal" anlatım hızının temsili nasıl başarılmış derseniz; mütemadiyen dönen bir sahne sayesinde. döner sahnenin üzerine kurulu sabit ve yerine/duruma göre değişebilir/dönüşebilir/takıp çıkarılabilir duvarlardan/parçalardan oluşan dekor her dönüşünde hikayenin gerekliliklerine bağlı olarak değişiyor. sahnede bizzat oyuncular tarafından gerçekleştirilenler ile anlatılanlar arasındaki senkronizasyon o kadar milimetrik ki; hayran olmamak imkansız.

alt sınıf bir ingiliz ailesinde babanın çocuklarına uyguladığı şiddet ve kızıyla zorla girdiği ensest ilişkiyi konu ederek başlayan hikaye kızın iki erkek kardeşinin hayatta kalma savaşına evriliyor, sonra viraj değiştirip büyük erkek kardeşin eşcinselliği keşfiyle şehrin gay saunalarına uzanıyor. 80 dakikada belki üç saatlik bir filme sığacak kadar olay gözlerinizin önünden geçiyor; bir çırpıda!

hikayenin anlatımındaki hızın, başka bir deyişle döner sahnenin kullanımının getirdiği bir hafiflik, uçuculuk var oyunda. içerik o kadar sert ki, belki de bu hafifliğe ihtiyacı var seyircinin.
diğer yandan da döner sahnenin üzerindeki sabit duvarların konumları, yükseklikleri, aralıkları ve darlıkları hikayedeki sıkışmış/sıkıştırılmış/kıstırılmış kişileri, durumları ve cinsellikleri ustaca görünür kılıyor.

"john" fiziksel tiyatronun ve newson'ın alameti farikası olan hareket tasarımı konusunda da başarılı. az ve öz dans sahneleri tiyatral olayların/durumların içine ustaca yedirilmiş, müthiş akıcı ve doğal; hiç zorlama yok..

"john"dan bir gün sonra, onun tam zıddı bir yapımı; imajlar, çağrışımlar ve simgelerle yüklü, bence sanki bir şeyleri anlatmanın yolunu sahnede hareketli enstalasyonlar, içine girilesi zor görsel dünyalar yaratarak bulmayı tercih eden romeo castellucci'nin "oresteia"sını izleyince; ingiliz tiyatrosunun insanlığın kadim "hikaye anlatma" geleneğine ne güzel yaslandığını ve her usta ingiliz tiyatro yönetmeniyle birlikte hikaye anlatma şekillerini nasıl çeşitlendirdiğini, yenilediğini, güncellediğini fark ettim.
hiç kuşkusuz ki farkındalığımı pekiştiren işlerden bir diğeri; dostlarla birlikte temmuz sıcağında berlin'de havasız küçük bir salonda koltuklarımızdan kıpırdamadan dört boyunca ter atarak  izlediğimizden beri aklımın bir köşesinde olan; her biri, bir oyuncunun, bir masanın başında, günlük mutfak malzemelerini protagonistlere dönüştürerek ve yaklaşık yarım saati aşmayarak anlattığı shakespeare oyunlarından oluşan the forced entertainment projesi "complete works: table top shakespeare" idi.

unutmadan; dv8'in artık sahnelenmeyen "john"unu dileyen, tabii hala bilet kaldıysa, oyun salonu: national theatre live projesi kapsamında 14, 21 ve 28 şubat tarihlerinde iksv salon'da izleyebilir. benden söylemesi: kaçırmayın!