27 Kasım 2015 Cuma

BİR YANLIŞI ÜZÜLEREK DÜZELTMEK!




borusan istanbul filarmoni orkestrası'nın aralık ayında "batı yakasının hikayesi" adıyla düzenleyeceği mini festival vesilesiyle andante dergisi bir ek çıkarmış; orkestranın geçen hafta lütfi kırdar'daki konserinde ve borusan müzik evi'nde bu ek ücretsiz dağıtılıyor.
ekin hemen ilk sayfasında borusan sanat'ın genel müdürü ahmet erenli ile bir söyleşi yapılmış; ilk soru şu: "borusan sanat bu festivalleri düzenlenmeye nasıl başladı?" ahmet erenli şöyle cevap vermiş: "bu işe ilk 2012'de beethoven festivali'yle başlamıştık."

YANLIŞ!

borusan filarmoni orkestrası bu festivalleri düzenlemeye 2010 yılında fazıl say ile başladı; festivalin adı "bifo & fazıl say festivali" idi. 2012'de ikincisi düzenlendi. borusan baktı ki, aralık ayında 3-4 konserlik bir dizi yapmak hoş -ve belki de kârlı- oluyor; ama -doğal olarak- fazıl say her sene bir festival dolduracak kadar yeni eser besteleyemez, aksak yılları da başka temalı festivallerle doldurmaya karar verdi ve 2013'te beethoven festivali öyle düzenlendi. iki yıllık periyod 2014'de tekrar fazıl say festivali'ne denk geliyordu, program da açıklandı ancak gürer aykal ile fazıl say arasında yaşanan anlaşmazlıkta borusan taraf olmayı seçti ve programı açıklanmış festivali bir-iki ay kala iptal etti. şimdi geldik 2015'e ve önümüzde yine aralık ayında programlanmış bir "batı yakasının hikayesi" festivali var.
ahmet erenli'nin samimi ve dürüst olarak veremediği cevap bu!

ne yazık ki, ülkemizdeki mevcut iktidarın gerçekleri kendine göre yontma yöntemini, muhtemelen o iktidara karşı olmalarına rağmen, bulundukları ortamda "iktidar" sahibi oldukları için kullanmayı seçenler var; malum "zeitgeist"!
çok yazık! sanatla uğraşan bir kuruma ve yıllarını bu işe vermiş bir yöneticiye hiç yakışmıyor!

ahmet erenli doğruyu saptırdığı için, tarihe sadece o basılı yayındaki yanlış bilgi kalsın istemedim. ne fazıl say'cıyım ne de borusan'ın düşmanı; ben sadece koltuktaki seyirciyim; kariyerlerinin ilk yıllardan itibaren hem fazıl say'ı, hem bifo'yu, hem de ahmet erenli'yi izleyen ve halen de izlemekte olan bir seyirci.
yanlış bilgilendirmenin, ört bas etmenin dönemin ruhunun bir parçası olduğunu üzülerek yaşadığımız şu yıllarda bir yöneticinin perspektifinin belgelenmesinin yanısıra bir seyircinin bakış açısının da geleceğe kalmasını istediğim için bu yazıyı kaleme aldım. üzülerek!...

26 Kasım 2015 Perşembe

seyyar sahne'den "trom"



"trom"; yedi yıllık oyunculuk eğitimi ve deneyimi geçmişinde "ayıptır söylemesi" yüksek lisansı da olan ve bir sürü farklı oyunculuk atölyelerine katılmış genç bir oyuncunun altı yıldır kafasını taktığı kurmaca bir metin üzerinden oyunculuk sanatının çeşitli çehreleriyle hesaplaşmasını sahneye taşıyor.

oyuncu "kendisi" olarak sahneye geliyor, ışıkları söndürüyor ve başlıyor anlatmaya. önce metinle nasıl tanıştığından, yıllar boyu nasıl hemhal olmaya çalıştığından bahsediyor; sonra metni anlatmaya ve canlandırmaya başlıyor; aktardığı metni durmadan bölerek yıllar boyu katıldığı oyunculuk atölyelerinin o andaki sahneleme tercihine nasıl yansıdığından bahsediyor; ara ara kendisini de anlatıyor, ikinci yarının başında uzunca bir süre kendisini konu ediyor; metinle nasıl uğraştığından, onu kendisi yapan özelliklerin, başta da iki isimli adının oyunculuğuna etkisinden bahsediyor. 

oyuncu çok samimi, teklifsiz; ara ara seyircilerle iletişim kuruyor, hatta 10 dakikalık ara sırasında salondan ayrılmayıp seyircilerle sohbet ediyor, aramızda oturuyor.
oyuncu o kadar samimi ki, repliklerinin birebir -onun kaleminden çıkan- oyun metni mi, yoksa arada sırada doğaçlama mı yapıyor anlayamıyorsunuz. oyunun bence en güzel tarafı da bu; seyirci olarak bu belirsizlik alanına davet edilmiş olmanız. sanki sahnedeki her şey "öylesine, o anda akla gelmişcesine" gerçekleşiyor, ama "gerçekten" öyle mi?.. sahnedeki oyuncunun ne kadarı kendisi, ne kadarı kurmaca; oyuncu ne zaman gerçek ne zaman rolün içinde; oyuncu sahnede anlattığı kurmaca hikayenin karakterlerini canlandırmasının yanı sıra kendisini de "oynuyor", canlandırıyor mu; öyle ise ne kadarı oyun, ne kadarı gerçek.. oyun oyun içinde, kurmaca gerçek içinde; gerçek ne kadar gerçek..

"trom"un yazarı ve başrol oyuncusu hakan emre ünal, yönetmeni senem donatan. ünal "trom"u yazarken roland topor'un "masanın altında" hikayesinden hareket etmiş.
"trom" bir seyyar sahne yapımı. seyyar sahne'nin adını ilk, erdem şenocak'ın döktürdüğü "tehlikeli oyunlar" ile bellemiştim; hakan emre ünal'ın adını ise, kadronun bütününe hayran kalsam da ünal'ı ayrı bir yere koyduğum ekip tiyatro'nun "iki kapılı ev"iyle.

seyyar sahne bana göre türkiye tiyatrosunda önemli ve özgün bir damar. seyyar sahne'ciler tiyatronun özünde bir hikaye anlatma sanatı olduğunun ve başat öğesinin oyuncu olduğunun altını kalınca çiziyorlar. seyyar sahne'nin -benim seyrettiğim- oyunları; boş bir sahnede ve minimum aksesuarla oynanıyor; minimal ve ama oldukça girift, detaylı ve incelikli çalışılmış mizansenlere sahipler.
"trom" da bu anlamda tipik bir seyyar sahne yapımı.
boş bir sahnede "tehlikeli oyunlar"da iki salıncak, "ben, pierre riviere.."de tebeşir, "çocukluğun soğuk geceleri"nde bir çarşaf; hepsinde birer oyuncu. "trom"da da bir oyuncu ve aksesuar olarak bir bavul. 

bu noktada keşke bavulun içinden objeler çıkmasaydı; aksesuar olarak sadece bavul olsaydı diye içimden geçirdiğimi belirtmeliyim. hakan emre ünal'ın usta oyunculuğuyla o objeleri birebir görmemize gerek var mıydı; hiç zannetmiyorum. ünal bedeninin ve sesinin bütünüyle bürünüyor canlandırdığı karakterlere; o zaman da ne bereye ihtiyacı var, ne yeleğe; ne de bursa'dan her ayrıldığında annesinin ona verdiğini söylediği kekik ve sabunu birebir görmemize gerek var; ünal'ın nüanslı, incelikli oyunculuğuyla söylemesi, anlatması yeterli onları görmenin ötesinde kokularını bile duymamız için.
kaldı ki bavul da sadece bavul olarak kalmıyor, o kadar yaratıcı ve yeter şekilde kullanılıyor ki; masa oluyor, arkasına saklanılan duvar oluyor; başka objelere gerek kalmıyor.

oyunla ilgili diğer bir çekincem ise, arasının olması. ara olmasa, oyun bir avazda oynansa; zaten hiç sıkılmıyoruz ki, neden nefes payımız olsun. ve bununla bağlantılı olarak, oyun sonlara doğru sanki biraz sarkıyor; ikinci yarıda, sadece ünal'ın oyunculuk gösterisine yarayan; hikayeye, çok geç girdikleri için hiç bir faydası olmayan iki karakter, komşu kadın ile patron tempoyu gereksiz yere düşürüyor. aralı 100 dakika yerine arasız 80 dakikalık bir oyun daha derli toplu olmaz mıydı..

son tahlilde; hakan emre ünal'ın etkileyici oyunculuğuyla öne çıkan; yönetmen ve metni düzenleyen senem donatan ile metnin yazarı ve oyuncusu ünal'ın, oyunculuk ve kendilik üzerinden kurdukları samimi ve neşeli çerçevenin içine yerleştirdikleri roland topor'un -hüzünlü bir aşk ilişkisi de barındıran- mülteci hikayesi "trom"u tavsiye ederim..

22 Kasım 2015 Pazar

labeque kardeşler'den iki akşamlık minimalist şölen



geçtiğimiz perşembe akşamı istanbul'da önemli bir müzik etkinliği vardı; önemi ne kadar anlaşıldı, ne kadar iyi duyuruldu emin değilim. içinde yaşadığımız ülkenin ve üzerinde yaşadığımız dünyanın hali son zamanlarda bu kadar dehşet verici olmasa, belki bu konserin önemini hakkıyla kavrardık, konseri düzenleyenler de hakkıyla duyurusunu/reklamını yaparlardı. 

borusan istanbul filarmoni orkestrası, kendisiyle birlikte dünyadaki beş orkestranın çağdaş müziğin yaşayan efsanelerinden philip glass'a katia ve marielle labeque kardeşler için sipariş ettiği "iki piyano için konçerto"nun türkiye prömiyeri gerçekleşti perşembe akşamı. ancak bu konser türkiye prömiyeri olmasının ötesinde konçertonun geçtiğimiz mayıs ayında gustavo dudamel şefliğinde los angeles filarmoni orkestrası'yla gerçekleşen dünya prömiyerinin ardından hem dünyada ikinci seslendirilişi hem de avrupa prömiyeriydi aynı zamanda. 



minimalist müziğin yaratıcılarından philip glass'ın yapıtı klasik üç bölümlü konçerto yapısındaydı ve yaklaşık 25 dakika sürdü. ilk iki bölüm hızlı, sonuncu bölüm sakindi. glass program notlarında müziğinin solistlere yeterince imkan sunduğunu düşündüğü için ayrı bir kadans yazmadığını belirtmiş. iki piyanoya kalabalık bir orkestra eşlik ediyordu. glass özellikle vurmalı çalgılara ağırlık vermişti. bir ara sanki orkestra ile solistler aynı ritmi yakalamakta zorlandılar. bu kısa süreli senkronizasyon sorunu dışında gürer aykal'ın yorumu dengeliydi; ne orkestrayı çok geri plana itti, ne de solist partilerini çok öne çıkardı.

labeque'ler dinmeyen alkışlara bir akşam sonra borusan müzik evi'nde verecekleri konserden bir parça ile cevap verdiler; yine philip glass'ın "iki piyano için dört bölüm" adlı yapıtından son bölüm. seyircimiz de sakin biten konçertoyla ivmesini yükseltemediği alkışlarını, yavaş başlayıp gittikçe tempo kazanarak tekrarlarla yükselen ve klasik anlamda kreşendolu bir finalle biten bu beş dakikalık yapıt sonrasında şahlandırdı; salon alkıştan inledi. 

merak edip los angeles filarmoni orkestrası'nın bu eseri çaldığı akşamın programına baktım; üç yapıtlı programda diğer iki yapıt da çağdaş bestecilere aitmiş ve bunlar da dünya prömiyerleriymiş. 
program kompozisyonu olarak bifo maalesef o kadar cesaretli değildi; ilk yarıdaki glass konçertosu ardından ikinci yarıda mozart'tan divertimento ve mendelssohn'un 1. senfoni'sini çaldılar; sanki seyircilerden ilk yarı için özür diler gibiydiler. bari hiç olmazsa 20. yüzyıldan bir yapıt seçilemez miydi..




labeque kardeşler ertesi akşam yanlarına elektro gitar ve vokalde david chalmin'i, elektrobasta alexandre maillard'ı ve vurmalı çalgılarda raphael séguinier'i alarak, 2013 yılında çıkardıkları üç cd'lik "minimalist dream house" albümlerinden iki saate aşan bir seçkiyle borusan müzik evi'ndeydiler. 
işsanat'ta martha graham dans topluluğu'nun, crr'de marianne faithfull'un, babylon bomonti'de plaza francia'nın çıktığı istanbul akşamında borusan müzik evi kalabalıktı.

programın ilk yarısında iki kardeş minimalizm'in dedesi erik satie'den başlayıp john cage'den geçerek arvo paert'e ve glass'a geldiler. diğer üç bestecinden kısa birer parçadan sonra glass'ın "iki piyano için dört bölüm"ünün bütününü yorumladılar; mest olduk.

ikinci yarıda sahnedeki müzisyenler çoğaldı; minimalizmin serüvenine kaldığımız yerden devam ettik. terry riley'nin "in c" yapıtı boyutumuzu değiştirdi. aphex twin, brian eno ve sonic youth'tan kısa parçalar ve radiohead'den -vokaldeki david chalmin'in paris'te katledilenlere adadığı- "pyramid song" sonrasında bizzat sahnede olan iki müzisyenin birer bestesi minimalizmi günümüze kadar getirdi. davuldaki séguinier'in "free to x"i diğer çalgılardan çok kendi çalgısına yüklenen, adeta kendi kendisine büyük bir meydan okumaydı; hak ettiği alkışı aldı. akşamı elektro gitarcı chalmin'in yine adreanlini yüksek "gameland"i noktaladı. 
grup maalesef bitmek bitmeyen alkışlara, dört defa sahneye çağrılmalarına rağmen kısa da bir bisle cevap vermedi.


labeque'lerin başrolünde oldukları bu iki muhteşem konser, borusan sanat'ın aralık'ta düzenleyeceği bütünüyle abd'li bestecilere ayrılmış geniş kapsamlı "batı yakasının hikayesi" adlı programın öncü dalgası gibiydi. ağzımıza bir parmak bal çaldı ve beklentimizi arttırdı.

21 Kasım 2015 Cumartesi

ele avuca sığmayan bir sahneleme: "tiger lillies perfom hamlet"



daha ilk sahneden bu hikayede ters giden bir şeylerin olduğunu fark ediyorsunuz. protagonistlerin şölen masası zeminle alışılmamış bir açıda yerleştirilmiş; masanın üst yüzeyi çapraz yönde aşağıya doğru eğimli; bir tarafta oturanlar yüksekte kalırken diğer tarafındakiler alçakta. yeni bir şey kutlanıyor ama belli ki, yitip gitmiş başka bir şey sayesinde bu kutlama; bir ölüm, hatta cinayet! sonrasında, oyunda ne zaman bir ölüm gerçekleşse, sahnenin arkasında sapasağlam duran masif duvar zeminle açılı bir hal alacak; ya öne doğru alçalacak, inecek ve zemine dönüşecek, ya da arkaya doğru kaykılacak, devrilecekmiş gibi olacak. ölümler, o ana kadar sağlam bastığımız ve güvenli olduğunu zannettiğimiz zeminin/düzlemin/dünyanın/ortamın aslında ne kadar kaygan/düzensiz/mesnetsiz/tekinsiz olabileceğini gösterecek bizlere.



martin vilinius'un yönettiği, danimarkalı tiyatro topluluğu republique theatre'ın sivridilli, l'enfant terrible ingiliz üçlü tiger lillies ile ortaklaşa sahne aldığı "tiger lillies perfom hamlet" oyununda beni en çok etkileyen ölümün yaşamla kurduğu bu ilişki oldu.

yönetmen martin vilinius ara dahil yaklaşık 2.5 saat süren oyunun her bir sahnesini birbirinden farklı bir tiyatral araç kullanarak tasarlamış. akrobasiden sirke, kukladan video projeksiyonuna uzanan bir çeşitlilikteki bu tiyatral araçlar kullanıldıkları sahnelerin içeriklerinin/anafikirlerinin en yalın ve etkili şekilde ortaya serilmesine yarıyorlar. sadece bir kaçını örnek vermem gerekirse;
-çağdaş bir teknik olarak video projeksiyonun kullandığı sahnelerden birinde; hamlet'in öldürülmüş babasının hayaletinin video projeksiyon "görüntüsü" (hayaleti mi demeli yoksa) hamlet dahil bütün karakterlerin çıplak bedenlerine yansıtılarak hayat buluyor ve bu sahnenin sonunda görüntü giderek küçülerek hamlet'in yüzüyle örtüşüyor..
-belki de tiyatro denince akla gelebilecek en geleneksel tekniklerden biri olan akrobasi ise ağırlıklı olarak ofelya'nın sahnelerinde kullanılmış; ofelya'nın masumiyeti, uçuculuğu ve bıçak sırtı bir dengede ilerledikten sonra ölümü seçen sonu bu kadar isabetli görselleştirilmezdi sanırım..
-kukla tiyatrosu mantığının kullanımı ise bir kaç farklı sahnede birden karşımıza çıkıyor. polonius'un; çocukları ofelya ile laertes'i sözleriyle, nasihatlarıyla ve zorlayarak yönetmek istemesinden esinlenerek olsa gerek, devasa kukla kollarla temsil edilmesi ne kadar etkileyiciyse, bedenlerinden lastik ipler çıkan kukla karakterlerin sahnesi de o kadar anlamlıydı.
-ve tabii ki hınzır kelime oyunları içeren sözlere besteledikleri müzikler ve martyn jacques'ın hayran olunası sesi ve yorumu sayesinde tiger lillies grubu oyun mekânını ve hikayeyi grotesk bir kabareye dönüştürdü.








sanırım bu yapımdaki en büyük başarı yönetmen martin vilinius'a aitti. bu kadar farklı tiyatral aracın, türün ve sanatçının bir aradalığı ortaya kolaylıkla yamalı bir bohça çıkarabilecekken, vilinius elindeki bu zengin malzemeyi ustaca, zekice ve dozunda kullanarak hiç bir sahnesinde sırıtmayan ve sarkmayan bir bütünsellik yaratmayı başarmış.

"tiger lillies perfom hamlet" 15-17 ekim 2015 tarihlerinde istanbul'da turnedeydi. istanbul seyircisini tiger lillies ile şimdiye kadar sık sık olduğu gibi sadece konserleriyle değil, geç de olsa bir tiyatro projesiyle de bir araya getirdiği için iksv'ye teşekkürler.. tiger lillies'in "hamlet" dışında pek çok başka heyecan verici tiyatro işi var; umalım tiger lillies onlarla da ileriki zamanlarda şehrimize misafir olsunlar..