30 Ocak 2012 Pazartesi

ağaç irfan ıstıranca / oynayan insan tiyatrosu


"Yakın tarihimiz arşivler tarihidir. Zamanı gelince açılacak kozlar ve çekilecek kılıçlar gibi oynanır, saklanır gerçekler. Hep duyarız, yok genelkurmay arşivi yok istihbarat arşivi, yok meclis arşivi vs... Asıl arşiv edebiyat antolojilerindedir oysa aydınların hafızalarında ve ürettiklerindedir. Eğer bir yazar dosyalar dolusu arşivden fazlasını bir makalede, şiirde ya da hiciv dolu bir güldürüde apaçık ediyorsa bu imhasına gerekçedir. İmha edilir ve imha ediliş şekli de arşivlik bir dosya olarak indirilir bir mahzene. Arşiv dedikleri cüzzamlı sayfaların, belgelerin tıkıldığı bir karantina odasıdır adeta. Ben hikâyemi oluştururken hafızasıyla ve tanıklığıyla şairleri aratmayan dünya ağaçlarını kullandım ve içlerinden birini de konuk ettim modern zamanımıza. Bir anlatıcı olarak, bir tanık ağaç olarak, bir “ağaçinsan” olarak. İlk hikâyesini de kim bilir nerede saklanan bir imha arşivini açık ederek anlatır. Hiciv ve öykü ustası, şair Sabahattin Ali cinayetini ve onun son saatlerini anlatır bize Ağaç İrfan."
- serkan bilgi, www.tiyatrodergisi.com.tr'deki 16 ocak 2012 tarihli röportajdan

"‘Yüreklerin kulakları sağır, Hava kurşun gibi ağır’ken ve bağır bağır bağır’mak isterken’ aklımda Mehmet Eroğlu’nun sözleri ile bu birlikteliği düşünür buldum kendimi.
“Yanlızlık belki de gece yarısı
Işık sızan bir penceredir ama,
Kimi zaman da bozkırda
Çıplak dağlarda,
Yerde yatan bir taştır” (Metin Altıok)
Yalnızlık ormanda bir ağaçtır. Bir cinayete tanıklığın yalnızlığı bir kuklanın sesiyle kalabalıklaşır. Ağaç İrfan yalnızlıklarımıza ortak olmaya bizleri kalabalıklaştırmaya devam edecek. Aynı yöne bakan insanları üzecek üzmesine ama hatırlatacak unutulmaması gerekenleri ve bizleri düşündürmeye devam edecek. Oyunun yazarı Serkan Bilgi’nin iğne oyası gibi işlediği cümlelerle 1948 Nisan’ında Istranca ormanında Sabahattin Ali’ye sırt veren ağaçtan yarattığı Ağaç İrfan bir süre sonra Nazım’ı Salacak koyunda bekleyecek, Cemal’i Doğu Ekspresine bindirecek, bize öyküler ulaştıracak. Toplumsal hafızamız olacak.
"
- zeynep altıok, cumhuriyet kasım 2011

oyundan zeynep altıok'un cumhuriyet'teki yazısı sayesinde haberim oldu. oyun sabahattin ali hakkındaydı ve gölge tiyatrosu ağırlıklıydı. 30 aralık 2011'e oyun atölyesi'ndeki gösterime biletim vardı, ama fırtına-yağmur-soğuk üşendirdi karşıya geçmeye, istemeye istemeye yaktım biletimi.
bir ay sonra, bu sefer kenter tiyatrosu'nda oynayacağını öğrenince, karların erimesini ve yoğunluğuma bir es vermeyi bahane ederek, kaçırmadım oynayan insan tiyatrosu'nun "ağaç irfan - ıstıranca" oyununu.

türkiye tiyatrosunda gölge oyununun en çağdaş ve yenilikçi yorumu -yaşım gereği hatırlayabildiğim- mehmet ulusoy'un "sevdalı bulut"udur (60'lı 70'li yıllarda belki daha iyisi yapılmıştır). yurtdışında gölge unsurunu tiyatro sahnesinde kullanma konusunda müthiş örnekler var.
"ağaç irfan - ıstıranca"da ise gölge oyunu teknikleri yaratıcı bir şekilde, hatta bazı sahnelerde gölge tiyatrosuna farklı boyutlar katacak kadar yenilikçi bir şekilde kullanılıyor.
metnini serkan bilgi'nin yazdığı, yönetmenliğini halil ersan'ın, sahne tasarımını beril özkoçak'In, ışık tasarımını alev topal'ın yaptığı oyunun bu açıdan en önemli özelliği ışığın hareket ettiriliyor olması. bu sayede tek boyutlu perdede bambaşka bir ilüzyon yaratılmış; gölgelerin boyutlar deviniyor, ölçekleri değişiyor; tek boyutlu perdede müthiş bir derinlik sağlanıyor.
ikinci önemli özellik ise, görüntülerde sinemasal bir tadın yakalanmış olması; sanki kamera zoom yapıyor gibi, bazı sahnelerde de pan. hatta farklı boyutlardaki gölgelerin üstüste bindirildiği sahneler, sinema kurgusundan esinlenildiğini bile düşündürdü bana.

ıstıranca ormanlarının ilk betimlendiği sahne, tales ile meşenin gölgeleri, sonbahar yapraklarının düşüşü, ormanda yürüyüşteki ayaklar ve tabii ki sabahattin ali'nin katlediliş sahnesi çok etkileyici.
oyunun sonundaki selamlama sekansı da çok başarılı; yine gölge oyunu tekniği kullanılarak oyuna emeği geçenlerin isimleri şeffaf levhalarla perdeye yansıtılarak ve bu sırada ismi geçenlerin perdenin arkasından sadece gölgeleriyle selam vermesiyle sanki bir jenerik akıyormuş hissi uyandırılmış. ve tabii ki, gölge tiyatrosu ağırlıklı bir oyunda, oyuncu ve yaratıcı ekibin sadece gölgeleriyle selam vermesi ayrıca çok hoş bir fikir.

buna karşılık, oyunun bazı bölümleri yeterince "cevval" değil. perde önü ile perde arkası arasında sık sık yaşanan senkronizasyon bozukluğu tempoyu düşürüyor.
bir de; bazı sahneler gereksiz yere uzatılmış; iyi bir fikri lastik gibi uzattığınızda veya fazlaca tekrarladığınızda ister istemez etkisini azaltmış olursunuz ya, öyle. 60 dakikalık oyun 50 dakikaya inse çok daha çarpıcı olabilir.

bunun yanısıra; seyircinin hikayeye duygusal olarak bağlanmasını engelleyip, dışardan ve uzaktan bakmasını, düşünmesini sağlamak adına yapılmış anlatıcı-orkestra iletişimsizliği zamanla sevimsiz bir hal alıyor.
tamam, ağlamayalım, duygulanmayalım; anlatılan olayın dehşetinin farkında olalım, ki; bu topraklarda gelenek halini almış faili herkesçe bilindiği halde fail-i meçhulmuş gibi davranılan cinayetler/olaylar konusunda düşünelim, sorgulayalım, bilinçlenelim; bunları tekil cinayetler/olaylar olarak algılamak yerine, aralarındaki benzerlikler üzerinden geleceğe yönelik sonuçlara varabilelim, kabul. ancak bunun yolu seyirciyi olayın sıcaklığından/duygusundan bütünüyle uzaklaştırarak soğutmak olmamalı. sorun sanırım biraz "ağaç irfan"ı oynayan halil ersan'da; şahsen "sabahattin ali öldürülürken ona sırt veren ağaçtan yapılma kukla irfan"a pek bir sempati duyamadım; halini tavrını biraz ukalaca buldum.

yine de, ağaç irfan'ın anlatacağı diğer "fail-i meçhul" hikayeleri dinlemek için sabırsızlanıyorum; sırada sivas katliamı olacakmış...

29 Ocak 2012 Pazar

doğumgünü armağanı


bu sene kendime doğumgünü hediyesi; bu sıkışık dönemimde, dvd'si türkiye'de yeni çıkmış "pina"yı satın alıp bir kere daha seyretmek için zaman ayırmaktı.
geçen sene festival'de iki kere, sinemalara geldiğinde dört kez izlemiştim. hatta yabancı bir arkadaşım "niye o kadar kere izledin ki, anlamadın mı?" gibisinden espri ile karışık kinayeli bir yorumda bulunmuştu. demek yeterince anlamamışım ki, bugün bir kere daha izlerken daha önce fark etmediğim bir kaç "hoşluk" dikkatimi çekti.
ve bir kere daha wim wenders'a hayran oldum; pina bausch gibi zor bir sanatçının ardından bu kadar düşünce yüklü, bu kadar anlam yüklü ve bu kadar "hatırşinas" bir film yarattığı için.



"pina"nın geçtiğimiz aylarda almanya'da çıkan 3 disklik blue-ray deluxe edisyonunda (1. disk 3 boyutlu, 2. disk 2 boyutlu, 3. disk ekstralar) 44 dakikalık "making of"un yanısıra, esas heyecan verici olan "deleted scenes" kısmı.
tam 14 ayrı sahne var, filme konmamış olan. yaklaşık yarım saat süren bu çekimlerde eski yeni bir sürü bausch yapıtından solo, duo ve topluluk dansları var: “ten chi”den mechthild grossman’ın solosu, “iphigenia auf tauris”ten dominique mercy’nin solosu, “bamboo blues” ve "palermo palermo"dan solo ve düetler, “1980” ve “komm tanz mit mir”den topluluk sahneleri, "für die kinder von gestern, heute und morgen"dan ditta miranda jasjfi'nin solosu, "auf dem gebirge hat man ein geschrei gehört"den benedicte billiet ve urs kaufmann'ın soloları, bausch’un kadim kostümcüsü ve eski dansçısı marion cito ve kadim sahne tasarımcısı peter pabst’ın "cevapları" ve daha bir sürüsü...

..

1988 yılında ilk cd'mi satın aldığımda daha cd çalıcım yoktu.
şimdi hatırlamadığım bir tarihte ilk dvd'mi satın aldığımda da daha dvd oynatıcısı edinmemiştim.
geleneğimi sürdürüyorum; ilk blue-ray'imi satın aldım ama daha oynatıcısı yok. çok merak ettiğim "deleted scenes"i seyredebilmek için bir an önce edinmem gerekecek anlaşılan...

28 Ocak 2012 Cumartesi

korhan başaran ile istanbul'da karlı bir cuma akşamı



kariyerini 3.5 yıldır new york'ta sürdüren, zeynep tanbay dans topluluğu'nun eski dansçılarından korhan başaran geçen hafta istanbul'daydı. aksanat'ta haftaboyu süren atölye çalışması cuma akşamı dans, film ve söyleşiden oluşan bir programla sonlandı.

...

önce; korhan başaran ile jenna otter aksanat'ın -hele de dans için iyice olanaksız- sahnesinde başaran'ın yeni projesinden yaklaşık 20-25 dakika süren bir bölümü sundular.
belki de salonun küçük ve samimi olmasının etkisiyle pekişen bir duyguyla; başaran ile otter'in birbirine bağlanan solo ve düetleri bende yoğun hisler bıraktı. bütün fazlalıklardan (fazla ışık, fazla müzik, fazla dansçı, fazla dekor, fazla derinlik, fazla yükseklik...) arınmış olarak sadece hareketlere, dansa, beden diline, nefeslere, seslere, seslerin hareketlerle kurduğu ilişkiye, bedenin parçalara ayrışmasına, parçaların kendi başlarına kontrolsüzce hareket etmesine, iki bedenin bazen birbirlerine el verip bazen bağımsızlaşmalarına, bazı hareketlerde örtüşüp sonra ayrılmalarına odaklandım.
gösteri öncesi "aksanat'ın kısıtlı sahnesinde dans nasıl olur ki!" dediğime pişman oldum.

ve ardından; keşke dans gösterisinin ardındaki film parçaları olmasaymış dedim. ya da, bir arkadaşımın dediği gibi, daha komprime olsaymış.
dans o kadar güçlü ve sahiciydi ki, ardından gelen bölük börçük, kötü koşullarda kaydedilmiş film görüntüleri akşamın etkisini/büyüsünü düşürdü.

neyse ki ardından, başaran ile otter'in had safhada içten ve teklifsiz söyleşisi başladı da, dansın samimiyeti, sahiciliği geri geldi.
bir işe, bir stile baş koymak, yılmamak, risk almak ve sonuna kadar gitmek, geçmiş ve gelecek, new york ve istanbul... sadece dans ile sınırlı olmayan, neredeyse bir hayat dersi niteliğinde, son derece pozitif ve yapıcı cevaplarıyla korhan başaran içimi ısıttı.

...

başaran'ın hayal ettiği üzere, umarım yakın zamanda new york-istanbul hattında ortaklaşa projeler hayata geçirilir...

ejderha dövmeli kız-lar



niels arden oplev'in 2009'da çektiği isveç versiyonunu film festivalinde bir geceyarısı seansında izlemiştim. "gececi" olmamama, ve o gecenin gündüzünde dört filmle gözlerimi ve beynimi fazlaca yormuş olmama rağmen, gözümü kırpmadan sonuna varmıştım.
filmi david fincher'in tekrar çekeceğini duyunca, her ne kadar kendisinin hayranı da olsam, "neden ki!" demekten kendimi alıkoyamamıştım. ilkinde herşey yeterince iyiydi. gerçi romanı okumuş olanlar filmin bir çok şeyi -mecburen- dışarda bıraktığını söylüyorlardı, hemen arkasından "ancak bu kadar olabilirdi" diye ekleyerek.
fincher'in versiyonuna biraz da, bir önceki filmi "the social network" (sosyal ağ)'a, sırf facebook'u ve tipik bir amerikan başarı hikayesini anlatıyor diye uzak durarak sinemada gitmemiş ve sonra dvd'den seyredince duyduğum pişmanlığın gönül borcuyla gittim. bir kere daha bir fincher filmine, sinemada izlemeyerek ihanet etmiş olmamak için.

...

fincher'in "ejderha dövmeli kız"ından hiç pişman olmadım. polisiye hikayenin anlatımında isveç versiyonundan pek bir farkı yoktu. neyse ki daha karanlıktı; malum fincher puslu, yağmurlu havaları sever; filmi de öyle açıyor; mikael'in davayı kaybettiği sahnede sıkı yağmur yağıyor. devamında ise, hikaye gereği yağmur kara dönüşüyor.
ayrıca; fincher'inkinde, bir hollywood yapımı olması dolayısıyla, gerek çekimler (üç boyutlu animasyonla desteklenmiş hava çekimleri, orman içindeki araba kovalamacası, ...) gerekse de mekan ve kıyafetler daha gösterişli; her şeye (mekanlar, kıyafetler, atmosfer, ...) koyu tonlar hakim. neyse ki, iskandinav ruhunun beyaz düşkünlüğü tamamıyla es geçilmemiş.

...

fincher'in versiyonunun en zayıf tarafı lisbeth-mikael ilişkisiydi. isveç versiyonunda bu ilişkide roller altüst edilmişti; mikael tipik "erkek" davranışları yerine daha duygusal çizilmiş, lisbeth ise ilişkide "maskulen" olan konumdaydı. lisbeth ile mikhael'in seviştikleri gecenin sabahı, bir kadın-erkek ilişkisinde rollerin nasıl değişebileceğini, "farklı" olabileceğini göstermesi açısından hem eğlenceli, hem ilginç, hem de aykırıydı.
tabii; bunda mikhael'i canlandıran oyuncu (festival seyircilerinin iskandinav filmlerinden aşina olduğu) michael nyqvist'in hem fiziki özellikleri (yumuşak hatlar, hüzünlü bakan gözler,...) hem de oyun kabiliyeti büyük rol oynuyordu. lisbeth salander'i canlandıran noomi rapace ise ilk göründüğü sahneden itibaren tek kelime ile mükemmeldi.

işte fincher versiyonunun en zayıf tarafı bu ilişkiyi bildik, konvansiyonel kadın-erkek ilişkisine indirgemiş olması. hele de, seyirciyi tavlamak adına hazırlanan o "buruk" son, fazlaca kolaycı bir çözümdü. mikael'in lisbeth'e neden gönül vermediğinin altını yeterince çizmezseniz, sert kızın yumuşadığı ilk anda hayattan tekrar bir tokat yemesi "arabesk"leşir.

her şey bir yana fincher'in lisbeth'i rooney mara en az rapace kadar iyi. ancak maalesef, her ne kadar bu filmde kasları "olabildiğince" saklanmaya çalışılmış olsa da daniel craig sıradan bir mikael olmaktan kurtulamamış.
james bond olmadan önceki filmleriyle (özellikle "the mother" ve "enduring love") oyunculuk yeteneğini ispatlamış craig için bu "feminen" rol, hollywood'un ona biçtiği kaftandan sıyrılmak için iyi bir şanstı.

...

fincher'in "ejderha dövmeli kız"ının farkına varmamı sağladığı esas şey ise; edebiyat zevkine güvendiğim bir kaç dostumun bana daha önce defalarca tavsiye ettikleri üzere, bir an önce stieg larsson'un şu üçlemesini okumam gerektiği. sezdiğim kadarıyla; fincher'in ortalama versiyonundan bile bu kadar keyif almamı sağlayan ruh, romanların içinde saklı!

27 Ocak 2012 Cuma

largo desolato / ekip tiyatrosu


ekip tiyatrosu'nun “largo desolato”su bir sürü farklı tiyatro anlayışını bir arada harmanlıyor. mekan düzeni ve sahne-seyirci ilişkisi anlamında grotowski'den; yabancılaştırma tekniklerine gözkırpan reji kararlarıyla brecht’den; makyaj, kıyafet, mimik, jest ve davranışlar açısından grotesk tiyatrodan ve sirk tiyatrosundan; hatta ses/efekt kullanımında ortaçağ tiyatrosundan esinlenildiği söylenebilecek; ancak bunların yanyanalığının “yamalı bohça”ya dönüşmediği, ortaya lezzetli bir aşurenin çıktığı bir oyun.

bir kara kutunun içindeyiz. seyirciler ve oyuncular hepimiz birlikte, bir aradayız. kara kutuya girdiğimizde makyajlı kostümlü “oyuncular” bizi karşılıyorlar ancak daha oyun başlamadığı için onlar da “oyuncu” değiller daha; bizi yönlendiriyorlar, oturabileceğimiz yerleri gösteriyorlar. böylece ilk şaşkınlığı yaşamış oluyoruz. kara kutunun içinde dört dilime ayrılmış olası seyirci alanları ile merkezdeki meydan ve çeperdeki koridor olası oyun alanları olarak tanımlanmışlar. ancak anonim seyirci kalabalığının içinde bazı sandalyelerin üzerinde tavadan asılı oklar var, üzerlerinde bazı isimler yazıyor. etrafa biraz daha alıcı gözle bakınca, kara kutunun her bir tarafında tabelalar asılı olduğu fark ediliyor; dekor yerine kara kutuyu çevreleyen duvarlara orada olması hayal edilenlerin adları asılı: “buralar hep kitap”, "pencere"...
kara kutudan dışarıya açılan kapılar yerine ise, her bir açıklığın üzerinde o açıklığın hangi karakterin odasının kapısı olduğu belirtilmiş. açıklık ağızlarına yere birer tahta konmuş; commedia dell’arte’nin başkahramanı arlechino’nun efekt sesi çıkartan tahtadan şamar değneğine benzer anlamda, oyun sırasında her kapı geçişinde klap sesi çıkararak kapının kapanma efekti yaratılıyor bu tahtalarla.
kara kutunun ortasında çok amaçlı alçak bir mobilya var; kâh masa, kâh koltuk, kâh yatak oluyor; kapağı açıldığında içinden oyunda kullanılan çeşitli objeler çıkıyor; ayrıca alt kısmında iki parça ayrılıp tabure oluyor.
seyirciler yerleşip de herşey hazır olduktan sonra merkezdeki oyuncunun kumanda masasına "biz hazırız" komutuyla ışıklar kararıyor ve oyun başlıyor. ara verildiğinde de benzer şekilde, oyuncular gözlerimizin önünde anında rollerinden sıyrılıp gündelik hallerine dönüyorlar.

vaclav havel'in oyununu yönetmen cem uslu oldukça biçimci bir üslupta sahneliyor. o kadar ki; oyunun karanlıkta seslerden bir gürültü (sanki başkahraman felsefe doktoru leopold kopriva'nın beyninin içindeki düşünceler) ile başlayan ve hemen marketa'nın ortaya çıkmasından önceki diğer kakofonik kararmaya kadarki bölümü sanki bütünüyle leopold'un iç dünyasında gerçekleşiyor. öyle ki, bu bölümdeki bütün diğer karakterler (uli ile olbram, susanna ile lusi, 1. wenzel/herif ile 2. wenzel/herif) simetrik bir dengedeler; tam da bir bireyin kendi düşüncelerini karşıtlıklar ve aynılıklar üzerinden çatıştırması gibi.

seyirciye müthiş bir görsel seyir keyfi yaşattığı gibi aklını da çalıştırmasını sağlayan; sezonun en yenilikçi, en bağımsız, en cesaretli, en eğlenceli ve en bilmeceli oyunlarından biri "largo desolato".
oyuncuların tümü çok başarılı. başkahraman leopold'u oynayan ve oyunu yöneten cem uslu ile marketa'yı oynayan ve makyaj, afiş ve broşür tasarımcısı duygu yetiş bir adım öndeler. ayrıca; oyunun atmosferine katkısıyla özgün müzik tasarımcısı necati doğa ebrişim'in adını anmak lazım.

50 yıl öncesine kadar dut ağaçlarıyla anılan, uzun bir zamandırsa kentin ulaşımında kritik bir aktarma noktası olması dışında sevimsiz ve kimliksiz bir semte, mecidiyeköy'e bir nebze "anlam" katan yeni tiyatro mekanı "sahne hâl"i mekan edinmiş topluluklardan biri olan ekip tiyatrosu'nun "largo desolato"sunu kaçırmamak lazım.

20 Ocak 2012 Cuma

17 Ocak 2012 Salı

"deli kadın hikayeleri"nden


"...
Oysa siz çay sevmezdiniz. Kahve içerdiniz. Ot içerdiniz. Sigara sarar, otları derin derin içinize çekerdiniz. Sonra uykuyakalırdınız. Ben karşınıza geçer saymaya başlardım. Bir... iki... üç... dört... beş... altı... yedi... sekiz... on demeden ateşiyle birlikte göğsünüze düşerdi külünüz. Yerimden kıpırdamazdım. Ateş üzerinizdeki rengi dönmüş beyaz atlette küçücük karakahve kenarlı bir delik açardı. Göğsünüz o an tütsü tütsü kokardı. Bayılırdım o kokuya. İçime çekerdim. Hemen uyanır, sigaradan bir nefes daha çekerdiniz. Sonra dumanını bana üflerdiniz. En sevdiğim oyundu bu. Dumanı avuçlayıp içime çekerdim. Siz avuçlarımı öperdiniz. Sanırım sadece ama sadece o anlarda beni çok severdiniz. Sonra gene gözlerinizi yumar, kim bilir nerelere giderdiniz.
...
"



- "Hatmi Çayı"ndan,
Mine Söğüt
Yapı Kredi Yayınları

15 Ocak 2012 Pazar

zümrüt-ü anka kuşu gibi bir "zenne"


"zenne" zümrüt-ü anka kuşu renklerinde bir film. konu ettiği karakterlerinin dert dolu, depresif hayatlarına rağmen, "zenne" umut dolu bir film. "zenne", küllerinden yeniden doğan anka kuşu gibi, töre cinayetine kurban giden eşcinsel ahmet'in de daha mutlu, daha eşit, daha özgür, daha sevgi dolu bir dünyaya tekrar doğacağını hayal eden bir film.

bu topraklarda ilk filmini çeken bazı yönetmenler gibi (örneğin: uğur yücel, bknz: "yazı tura") "zenne"nin yönetmenleri m. caner alper ve mehmet binay da kucaklarına, taşıyamayacaklarından çok karpuz doldurmaya çalışmışlar. bu ülkede töre cinayetlerini ve eşcinsellerin yaşadıklarını anlatmak yeterince ağır ve zorken, bir de bunlara alman fotoğrafçının travmatik afganistan izlenimleri, güneydoğu'da şehit olmuş binbaşının iç savaşta arızalanmış büyük oğlunun hezeyanları katılmış. yetmemiş; can'ın teyzesi, ahmet'in kızkardeşi, danny'nin menejeri derken senaryo o kadar kabarmış ki, esas karakterler yeterince derinlikli çizilememişler, onların arasındaki ilişkileri işlemeye yer ve zaman kalmamış. neyse ki özellikle yan karakterleri canlandıran oyuncular (tilbe saran, esme madra, jale arıkan) o kadar inandırıcılar ki, onları seyretmek bir keyif; karakterlerini hiç fazlalıkmış gibi hissettirmiyorlar.
ancak; bu kabaran senaryo yüzünden eşcinsel ahmet yıldız'ın ailesi tarafından öldürülmesinden esinlenilen esas hikaye neredeyse ikinci plana itilmiş.

antalya'da ahmet'i oynayan erkan avcı'ya en iyi erkek oyuncu ödülü verilmiş ancak filmin birinci karakteri o değil ki; "zenne" can, canlandıranı kerem can. kaldı ki, kerem can erkan avcı'dan daha iyi bir performans çıkarıyor; ödül neden ona verilmemiş!

ve ne yazık ki "zenne"nin bir çok sahnesi bir çok filmi hatırlatıyor. ilk akla gelen; kumsal sahnesi ve "çöller kraliçesi priscilla".

bu kadar can alıcı bir konuyu gündeme getirmek ne kadar isabetliyse, ve yönetmenlerin samimiyetlerinden zerrece kuşku duymuyorsam da, "zenne" maalesef sinema sanatı açısından oldukça acemice bir film. bol renk, müzik ve oryantalizme göz kırpan gösterişli kostümlerle bezenmiş dans sahneleri filmi kurtarmıyor. bir çok sahne yapay kalıyor; duygusu seyirciye geçmiyor. filmin artistik ve estetik puanları güçlü ancak dramatik yapısı yeterince sağlam değil.

çok basit bir örnek: ahmet neden kızkardeşini gardan uğurlamaz da, evde kalır. gar sahnesi çekmek pahalı olduğu için mi. o zaman sadece iç mekanlarda, odalarda geçen bir film çekilseymiş. zaten filmin büyük bir çoğunluğu, karakterlerin iç dünyalarını yansıtan iç mekanlarda, odalarda geçiyor. karakterlerin kıstırılmışlık hisleri de bu iç mekanlarda daha yoğun hissediliyor.

zenne can'ın odasında, yatağının başucunda asılı fotoğraflardan biri pina bausch'un gençlik zamanından cilveli bir pozu. can'ı canlandıran kerem can'ı zenneliğe çalıştıranlardan biri de pina bausch'un dansçısı ve asistanı daphnis kokkinos.
sırf o pina fotoğrafı bile filmin bütün ekip tarafından ne kadar içtenlikle çekildiğinin kanıtlarından biri. ancak ne yazık ki, sözkonusu sanat olunca sadece samimiyet ve niyet yeterli olmuyor.
yine de; bütün acemiliklerine rağmen "zenne" izlenmeyi hak ediyor. başta, yönetmenler olmak üzere bütün yaratıcı ekibin, bu toplum için marjinal kalan kahramanların hikayelerini beyazperdeye taşıma cesareti gösterdikleri için.
ve ahmet yıldız için...

5 Ocak 2012 Perşembe

saffet anne'nin ardından...


yüz yıla yaklaşan yaşamının son on senesinde tanıdım onu. anneannemi ve ciciannemi kaybettikten sonra, o benim için yeni bir nine oldu. gerçi ben ona hep “saffet hanım” olarak hitap ettim; son iki yıldırsa o “bana 'saffet hanım' deme, 'saffet anne' de” diyecek kadar yakınlaştırdı beni kendisine. “nine”, “hanım”, “anne”, hitap şeklim ne olursa olsun, o aslında benim arkadaşımdı, yaştaşımdı, “aşkım”dı; aklı, zekası gençti, duyguları taptazeydi. esprilerine yetişmek çoğu zaman “zaman alıyordu”; o çoktan bir sonrakine geçmiş oluyordu. sayısız öğle yemeği sofrasından karnımda gülme krampları gözlerimde yaş, ayaklarım geri geri giderek ayrılmak zorunda kaldığımı hatırlıyorum. o, arkasında bıraktığı yaşanmışlığın zerre kadar ağırlığını hissettirmeden, etrafına taze ve muzip gözlere bakabilen, etrafındakilere kıymetli olduklarını hissettiren bir “hanım”dı.

son on yılda ister sıcak bir yaz günü mütevazi bir öğle yemeği olsun, ister yaşgünü kutlaması, isterse ada’da mehtap daveti, sayısız kere sofrasına konuk oldum, onun ve ailesinin cömert misafirperverliğinden payıma düşeni aldım… bir seferinde çıtır çıtır, kabarık kabarık peynirli puf böreklerine iştah ve keyifle yumulduğumu fark etmiş olmalı ki, ondan sonra ne zaman sofrasında bulunsam, “senin için özel olarak yaptırdım” puf böreklerini o sofradan eksik etmedi.

on yılda uzun uzun onunla aynı mecliste oturup anlattıklarını dinleme, fikirlerinden feyz alma, hatta bir-iki kere onunla başbaşa sohbet etme şansına erdim. umarım kırıntı da olsa bir şeyler öğrenebilmişimdir; kalp kırmamak, hoşgörülü olmak, yaşanılan her anın keyfini çıkarabilmek, hayata açık, geniş ve farklı bakabilmek, bakmanın ötesinde yaşama cesaretini göstermek, inandıkların uğruna yılmadan uğraşmak...

ailesinin bütün erkekleri bir şekilde şehir dışında olduğu için, 2010 yılının sonbaharında akademi’de düzenlenen tanpınar sempozyumunda ona kavalyelik etme onuruna ermiştim. hayatımın en güzel, unutulmayacak günlerinden biriydi.
sayısız insanı büyülemiş, sohbeti ve zekasıyla etkisi altına almış, tabir-i caizse “feleğin çemberinden defalarca geçmiş” biri olarak, oturum öncesi okulun kafesinde otururken toy bir konuşmacı gibi yüreği pırpır atıyordu; “konuşabilecek miyim, umarım dinleyicileri sıkmam, içerisi kalabalık mı…” deyip duruyordu. ne zaman ki sahneye çıktı; endamı, hali ve tavrıyla adeta devleşti. söz ona geldiğinde ise, daha ilk anlarda salondaki herkesi etkisi altına almıştı bile.

tanpınar’ın ilham perisi, bir istanbul hanımefendisi saffet tanman yeni yılın ilk günlerinde bizlerden ayrıldı.
bütün yakınları gibi ben de kendisini çok özleyeceğim…