9 Ağustos 2011 Salı

evet venezüellalı gençler iyiler ama, olağanüstü değiller!



venezüella simon bolivar senfoni orkestrası Dün akşamki ilk konserini Bütünüyle çaykovski’ye ayırmıştı. özellikle ilk bölümde (“hamlet” ve “romeo ve juliet” fantezi üvertürlerinde) ne rus melankolisi, ne romantizmi, ne temperamanı, ne sizi çekip başka bir aleme götüren kuvveti, ne de dalga dalga kabaran duyguların taşması hissediliyordu. neyse ki ikinci yarıda çaykovski’de derinleşmeyi başardılar; önce wagner etkili “fırtına” senfonik fantezisi, ardından da “francesca da rimini” senfonik şiirinde allak bullak eden kasırgayı da, imkansız aşkın hüznünü de bizlere hissettirebildiler.

yalnız, dudamel’in icra sonrasında sadece orkestra elemanlarını kutlayıp, seyirciye selam vermeden arkasını dönüp gitmesi, tekrar geldiğinde şöyle bir “vermiş olmak için” başını hafifçe eğerek selamı, hele de konser bitiminde ısrarlı alkışlar devam ederken orkestra üyeleriyle sohbete başlaması, hediye buketten yavaş yavaş kopardığı çiçekleri en gerilerdeki orkestra üyelerine kadar dağıtması, onları yürekten alkışlayarak gösterdiğimiz beğeni ve hayranlığımızı kötüye kullanmaktı. 30’undaki gencecik dudamel, yıllar önce festivale gelmiş rus maestro yuri temirkanov’dan bile yavaş hareket edebilmeyi başardı dün akşam. orkestra ve şefin, alçakgönüllülük kılıfı altında kendilerini böyle satabilmeleri de bir marifet. helal olsun!

halbuki, konserden 3.5 sat önce the marmara’daki panelde, 72 yaşındaki jose antonio abreu’nun herkesi kucaklayan, destekleyen, hatta ayaküstü örgütleyen candan ve sıcak tavrı, akşamki konserde bu kadar mesafeli bir şef ve orkestrayla karşılaşacağımızı düşündürtmemişti bize. tam tersi, güney amerikalı gençlerin çoşkulu enerjisini hissetmeyi bekliyorduk. meğer simon bolivar senfoni orkestrası’nın gencecik üyeleri pek çabuk profesyonelleşmişler; [“kaşarlanmışlar” ].

kabul; çok zor bir yoldan geçerek bu noktaya vardılar ve onlar “el sistema”nın “creme de la creme”leriler, ancak keşke kendilerini sattıkları ağırlık kadar değerli ve unutulmaz da olsaydı icraları. başta dediğim gibi; iyiydiler ama olağanüstü değildiler. abartılacak bir yanları yoktu. aslında, biraz alçakgönüllü olsalardı, onlara hayran olmaya hazırdık. neyse. darısı bu akşama kaldı; venezüellalı gençler ile şefleri dudamel’in, istanbul’daki son konserlerinde, renée fleming’in 15 gün önceki encore bonkörlüğünün altında kalmayacaklarını umalım…





abreu’nun söyleşisi ise oldukça heyecanvericiydi. birbirinden güzel mesajlar verdi. “çocukların eğitiminde müzik, giderek de sanat, bir haktır. devlet bunu sağlamakla sorumlu ve yükümlüdür” dedi. “el sistema” ile ilk olarak, bir salona kilitli bir öğretmen ve öğrenciler yerine “müzik yapma pratiği”ni koyduklarını, bir sonraki adımlarının da büyük-küçük orkestraların-grupların çalacakları repertuarların belirlenip hazırlanması olduğu belirtti.

el sistema’yı kültür bakanlığı yaptığı sırasında mı devlet yetkililerine kabul ettirdiği sorulduğunda, hiçbir toplumun bir bakanın gücüne ihtiyacı olmadığını vurgulayarak, “esas önemli olan toplumun kendi gücü ve toplumsal bilinçtir” dedi. devrimden, bir araya gelmekten, “kültürel adalet”ten, müzik ve sanat eğitimiyle toplumun bir “yaratıcılar köyüne” dönüştürülmesi gerektiğinden bahsetti. salondaki türkiyeli meslektaşlarına dönüp, gelin hemen bir komite kuralım, bir iyi niyet antlaşması imzalayalım, işbirliği yapalım çağrısında bulundu, “ben en kısa zamanda tekrar türkiye’ye gelmeye hazırım” dedi. bir akşam önce galata meydanı’nda dinlediği İstanbullu çocuk ve gençlerden ne kadar etkilendiğinden bahsetti; “barış için müzik” yetkilileri ve öğrencilerini venezüella’ya davet etti.

dünki toplantı sayesinde istanbul ve türkiye’de çocukların ve gençlerin müzik eğitimine gönüllü olarak kendini adamış kişileri tanımak beni umutlandırdı. özellikle “barış için müzik” insiyatifinin (önümüzdeki aylarda vakıf statüsüne gireceklermiş) sözcüsü yeliz yalın baki hanımın güleryüzle ve heyecanla anlattıkları salondaki herkesin olduğu gibi benim de içimi aydınlattı. yine “barış için müzik” grubundan söz alan bir eğitmenin şu sözleriyse, abreu’yu olduğu kadar bizleri de duygulandırdı: “çocuk ve gençlerin eğitiminde en önemli unsur toplumla birarada olabilmek, yaşamın içinde olabilmek, onlarla yatıp kalkmak, beraber yemek yemek. Eğitmen olarak bizlerin algısının değişmesi, topluma başka bir algıyla bakabilmemiz gerektiğini düşünüyorum.”

umarım abreu’nun estirdiği devrimci rüzgar, bu topraklarda çoktan başlamış esintilerin şiddetlenmesini sağlar...

1 yorum:

  1. pazartesi akşamki konser izlenimlerim, el sistema anlayışına tam anlamıyla vakıf olamadığımı gösteriyor. bu nedenle, serhan bali'nin dün radikal'de çıkan makalesinden alıntılayarak kendi yazıma yorum yayınlamayı gerekli gördüm:
    "Eser bitimlerinde, alkışları pek çok şefin yaptığı gibi neden tek başına podyumda kabul etmeyip orkestra üyelerinin arasına karıştığı sorulduğunda verdiği "Benim elimde onlar gibi bir enstrüman yok ki, neden tek başıma selamlayayım?" cevabı, bu henüz 30 yaşındaki dahi maestronun tevazusunu olduğu kadar 'el sistema felsefesi'nin, 'müzik yoluyla dayanışma' olarak da özetlenebilecek billurlaşmış halini gözler önüne sermesi bakımından önemliydi."

    YanıtlaSil