20 Aralık 2009 Pazar

robert wilson'dan gerçeküstü bir düş daha: şekspir'in soneleri


(13 aralık 2009, pazar 17.00, theater am schiffbauerdamm - berlin)











sone no.43
apaçık görüyorum gözlerimi yumunca.
bütün gün gördüklerim taşımaz hiçbir değer,
ama düşlerde hep sen varsın uyku boyunca;
göz karanlıkla ışır, karanlıkları deler.
başka bütün gölgeler, gölgende ışık bulur;
bedeninin gölgesi, mutluluğu gösterir
ışıl ışıl gündüze saçarak daha çok nur,
senin gölgen nasıl da kör gözlere fer verir.
gözlerim kutlu olur seni seyrettikçe ben,
canlı gün aydınlanır sendeki ışıklarda,
en karanlık gecede belirsiz güzel gölgen
derin uykuda sönmüş gözlere can katar da.
seni görmeyince benim her günüm gece;
geceler gündüz olur düş seni gösterince.

louis aragon’un, robert wilson’ın tiyatrosu hakkında dediği gibi; “bu tiyatro sürrealist rüyanın gerçekleşmiş halidir.” heiner müller de “özgürlüğün makinası” olarak tanımlar wilson’ın tiyatrosunu.
bu sözlerden sonra, herhangi bir robert wilson yapıtı için daha ne söylenebilir; olsa olsa kuru birkaç laf, bir iki bilgilendirme cümlesi.
yine de, seyretme şansına erdiğim robert wilson'un “shakespeares sonette”si hakkında, kendimce bir iki söz söylemeye çalışacağım.

wilson 154 soneden 23’ünü kullanarak sahnede serbestçe kendi dünyasını kuruyor. bu dünyada shakespeare var, I. ve II. elizabeth’ler var, oğlanlar (“fair boy”) ve hanımlar (“dark lady”), ayrıca bir soytarı, bir eros, bir rakip, bir genç ozan… ve sahnede gerçekleşenlere dışardan bakan [brecht’e göz kırpış mı?] bir travesti, "georgette".
gösteride kendisi olan, gerçek olan ve cinsiyetiyle de “kendisi olan” tek kişi kadınlaşmış erkek georgette. diğer karakterlerin hepsi, tam da 43. sonede shakespeare’in gece ile gündüzü tersyüz ederek birbirinin içine geçirmesi gibi, wilson tarafından altüst edilmiş; kadınları erkek oyuncular canlandırıyor, erkekleri kadın oyuncular.
kim erkek, kim kadın, ne zaman gece ne zaman gündüz belli değil; shakespeare’in bu soneleri bir kadına mı yoksa bir erkeğe mi yazdığının hala tartışıldığı düşünüldüğünde bu altüst etme, belirsizlik hali daha da anlam kazanıyor. tabii işin en eğlenceli kısmı, sahne üzerindeki en keyifli, matrak ve "gerçek" kişinin ne kadın ne erkek olması; bir travesti georgette dee.

43 numaralı sone, wilson’ın sahne yapıtının çıkış noktası olmuş gibi geldi bana. zaten, oyunun hemen başında, birbirini takip eden üç sahnede birer kere tekrarlanıyor bu sone; iki kere, ilki soytarı, ikincisi shakespeare tarafından, şiir olarak okunuyor, üçüncüsünde bestelenmiş şekliyle söyleniyor.
43 numaralı sonenin içerdiği karşıtlık ve denge, yapıtın bütün sistemini de kurmuş:
-ilk bölümün siyah kostümlerinin yerini ikinci yarıda beyaz kostümler alıyor,
-iki bölüm de 7 sahneden oluşuyor; bu sahneler ayna misali birbirlerini yansıtıyorlar, simetrik bir şekilde birbirlerini tamamlıyorlar.

bir robert wilson hayranı ve wilson’un yapıtlarını olabildiğince takip etmiş biri olarak [zamanında istanbul tiyatro festivali’ne yılaşırı bir wilson yapımı gelirdi, ve üç yıldır ne zaman berlin’e gitsem, berliner ensemble’da bir robert wilson rejisine denk geldim], “shakespeares sonette”nin her sahnesine vakıf olduğumu iddia edemeyeceğim.
ama, kabul etmek lazım ki, bir şeyin cazibesine kapılmak için, onu illa da bütünüyle anlamanız, herşeyiyle idrak etmeniz gerekmiyor. bunun en güzel örneği de “shakespeares sonette”; çok basit: ağzınız açık, kapılıp gidiyorsunuz...

(inge keller, shakespeare)

(jürgen holtz, elizabeth I ve II)

(ruth glöss, soytarı)

(giorgios tsivanoglou, eros)

berliner ensemble topluluğu belli ki, 98’den beri aralıklı olarak kendileriyle çalışan robert wilson’ın tarzına iyice alışmış; büyük keyif alarak oynuyorlar.

shakespeare’ı 86 yaşındaki efsanevi oyuncu inge keller canlandırıyor, soytarı'da ruth glöss ve elizabeth’lerde jürg holtz berliner ensemble’ın yaşlanmayan emektarları olarak sahnede gençlere taş çıkartıyorlar.
gençlerden ise; “dark lady”lerden birini ve aynı zamanda “havva”yı oynayan christopher nell tek kelime ile muhteşem, eros’ta, bedenini de çok iyi kullanan giorgios tsivanoglou müthiş sevimli, rakip’de [wilson’un 2007’de yine berliner ensemble’da sahneye koyduğu “die dreidroschenoper” (üç kuruşluk opera)’da polly’nin annesi celia peachum’da harikalar yaratan] traute hoess çetrefil bir karakterde yine muhteşem.


[sone no. 66; christopher nell (havva), jürgen holtz (elizabeth I), inge keller (shakespeare)]

geçmişte philip glass, tom waits, lou reed gibi aykırı müzisyenlerle çalışmış olan wilson’ın bu seferki ortağı amerikalı “fıttırık” mizaçlı, sıtma görmemiş sesli şarkıcı/besteci rufus wainwright. iki sene önce aya irini’de solo piyano bir konser vermişti; şarkılarından çok, aralarda yaptığı yorumları kalmış aklımda; mesela, boğaz köprümüzü oldukça “gay” bulmuş ve bizi tebrik etmişti.
wainwright hard-rock’dan, ballad’a, çingene ezgilerinden kabareye, rap’e uzanan çeşitlilikte müzik tarzları kullanmış soneleri bestelerken. tek düze bir müzik paletindense, bu her telden çalan şarkılar wilson’ın hayalgücü yüksek, gerçeküstü dünyasına yakışmış. özellikle 20., 66. ve 154. soneler için bestelenenler öne çıkıyor.

belirtmeden geçemeyeceğim; hayran olduğum bir şey de, bu yapıt için hazırlanmış oyun kitapçığıydı. berliner ensemble’ın oyun broşürlerinde alışıldık olduğu üzere yapıtla ilgili (yapıtın geçtiği döneme, yazara ilişkin) metin içermeyen bu kitapçıkta, her bir sahnenin robert wilson tarafından yapılmış eskizi ile o sahnede kullanılan sonenin ingilizcesi eşleştirilmiş, almancası hemen bir arka sayfaya yerleştirilmiş. bu kitapçık, tam da sahne yapıtının kendisi gibi, görsel bir şölen.

bu gösteri ile ilgili; kişisel olarak beni en çok etkileyen şey ise; yıllar önce shakespeare’in sonelerini okuduğumda işaretlediğim bir-iki soneden birinin [43. sonenin] bu sahne yapıtında önemli bir yeri olması; hatta, bariz bir şekilde yapıtın tasarımına ana fikrini vermesi.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder